Soğuk savaş sona erdikten bir kaç sene sonra yeni bir düşman yaratmak zorunda kalan ABD derin devleti, komünizm ve Sovyetler Birliği yerine İslami kökten dincilik (fundamentalizm) kavramıyla tanımlanan siyasi ideolojiyi ve Arap - Acem gibi bazı Müslüman halkları yeni düşman olarak tespit etmiştir.
Rusya ve komünizmin Batı Avrupada ilerlemesini durdurmak amacıyla kurulmuş olan, tarih boyunca gelmiş geçmiş en başarılı ASKERİ İttifak ve aynı zamanda uluslararası örgüt olan ABD patronajındaki Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatına da (NATO) suni olarak bir düşman yaratılarak mevcudiyet nedeninin devam etmesi sağlanmıştır. NATOun Yeni Stratejik Konsept ve hedefleri kapsamında önce genelde Kuzey Atlantik özelde ise Avrupa ile sınırlı olan faaliyet ve müdahele alanı Alan Dışı faaliyet yapabilme kararı alınarak Kuzey Afrikadan başlayarak bütün Ortadoğu ve Orta Asyayı da kapsayacak şekilde eski dünyayı oluşturan Afrika ve Asyaya kadar genişletilerek bu bölgelere Askeri ve Siyasi Müdahale Etme hakkı kazanılmıştır. Sonra, güvenlik tehditi algılamasını değiştirmek için, zaten dünya üzerinde pratik olarak uygulamadan kalkmış olan komünizm yerine; terörizm, mikro-milliyetçilik ve İslami kökten dincilik (fundamentalizm) gibi yeni tehdit kaynakları icat edilmiştir. İşte; dizginleri ABDnin elinde bulunan ve uluslararası örgütler teorisi anlamında tarih boyunca gelmiş-geçmiş tartışmasız en başarılı askeri örgüt olan NATOya böyle yeni faaliyet alanı (müdahale alanı), yeni düşmanlar ve yeni tehditler yaratılmış böylece dönüşüm sağlandıktan sonra hedef seçilen alanda Derin Washington ( NSA-Pentagon-CIA-CFR-beynelmilel Musevi kökenli sermaye grupları ) ikinci safhaya geçmek üzere felsefi ve teorik olarak altyapıyı inşa etmeye başlamıştır. Bu yeni kuramın (teori) adı önce BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olarak belirlenmiş daha sonra kapsadığı coğrafi alan daha da genişletilerek Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesine dönüştürülmüştür. Kuzeyde; Türkiyedeki Çanakkale ve İstanbul Boğazları, Karadeniz kıyısı boyunca Kafkas Dağları, Hazar Denizi ve Baykal Gölüne kadar uzanan bölge; Güneyde; Sahra Altı Afrika ve Süveyş Kanalı, Umman Körfezi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusuna kadar olan bölge, Batıda; Fasın Atlantik kıyısı, Doğuda; ise Çin sınırına kadar olan bölge Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Orta Doğu Bölgesi olarak tanımlanmıştır.
Bu coğrafyanın çekirdeği tarihte Mezopotamya diye adlandırılan Türkiyenin Güneydoğu sınırından başlayarak bütün Ortadoğuyu kapsayarak Umman Körfezine kadar uzanan: batıda Suriye, Lübnan ve İsrailin Akdeniz sahilleri ile Süveyş Kanalı; doğuda Basra Körfezi ile sınırlanan Arabistan yarımadasıdır. Bu bölge bütün semavi dinlerin (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet) merkezi olan, bütün peygamberlerin yeryüzüne indiği ve bütün kutsal kitapların vahiy yoluyla insanlara bildirildiği ( Hz. Davut- Zebur, Hz. Musa- Tevrat ya da Eski Ahit, Hz. İsa-İncil veya Kitab-ı Mukaddes ya da Yeni Ahit, Hz. Muhammed-Kuranı Kerim ) kutsal bir bölgedir. Bu bölge içerisinde ise Kudüsün önemi ayrıdır. Çünkü Kudüs 3 semavi dinin de kutsal şehiridir. Hz. Davut, Hz. Musa burada yaşamış, Hz. İsa burada çarmıha gerilmiş, Hz. Muhammet buradan göğe yükselmiştir. Yahudiler için Süleyman Tapınağı ve ağlama duvarı, Hıristiyanlar için kutsal doğum Kilisesi, Müslümanlar için Mescid-i Aksa buradadır. Yahudiler ve Hristiyanlar için çok önemli kabul edilmekle birlikte Müslümanlar için unutturulmaya ya da yok sayılmaya çalışılsa da İlk Kabe olarak hala çok kutsal bir vazife görmektedir.
Bugün Batı denen medeniyet kendini Judea - Christian yani Yahudi - Hristiyan kökenli bir medeniyet (uygarlık) olarak tanımlamakta ve sözde bu ileri medeniyet (!!!), doğu medeniyetlerini simgeleyen ve daha çok pejoratif anlamda kullandığı İslamiyeti düşmanı olarak göstermektedir. Halbuki üç medeniyetin de beşiğinin aynı yer ve aynı kaynak olduğu göz ardı edilmektedir.
Bu felsefi ve dini dışsallaştırmanın ve ötekileştirmenin esas nedeni sözde Batı Medeniyeti diye tanımlanan ülkelerin gelişmiş kapitalist ülkeler olması ve Dünya üzerinde kapitalizmin ihtiyacı olan en önemli hammadde ve enerji kaynakları olan petrol ve doğal gaz rezervlerinin %75inin bu bölgede bulunmasıdır. Bu bölgede bulunan ülkeler ise İsrail hariç hepsi Müslüman ülkelerdir. Müslüman Ortadoğu ülkelerinin NATOnun Yeni Stratejik Konsepti kapsamında zımmen düşman olarak tanımlanması ve hedef gösterilmesi ile felsefi ve teorik altyapısı tamamlanan projenin ( BOP) tatbikata konulması safhasına geçilmiştir. Kuramın uygulamaya sokulması yani bölgeye askeri müdahele ve işgal için kamuoyu desteği ve meşruiyet sağlanması için suni olarak haklı ( !!! ) argümanlar yaratılmıştır. Bölge ülkelerinin Uluslararası Terörizm e destek sağladığı, nükleer-biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarına sahip olduğu ve otoriter ve totaliter rejimlerle idare edildikleri, bölge halklarının Demokratik taleplerini zorla bastırdıkları, siyasal katılma oranının düşük, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlı, sivil toplum yapılanmasının yasak veya etkisiz olduğu savlarıyla yani kısaca bölgeye Demokrasi getirme bahanesiyle ABD güdümlü NATO nun olası bir askeri müdahelesi ve bölge ülkelerinin batılı ülkeler tarafından işgaline meşru zemin sağlanmıştır. Tabii batılı müttefiklerimize Demokrasi prensipleri uygulanmayan ancak petrol ve doğalgaz rezervlerine de sahip olmayan; Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika gibi bölgelerde bulunan otoriter ve totaliter rejimlere karşı niye aynı hassasiyeti göstermediklerini sorma hakkımızı kullanmalıyız. Acaba bu ülkeler Hıristiyan veya Budist-Taoist gibi başka dini inançlara sahip oldukları için onlara Demokrasi gerekmemekte midir? Ya da başta petrol olmak üzere bütün yer altı kaynaklarını Batının beynelmilel petrol ve finans şirketlerinin emrine sunan Kuveyt-Katar-BAE ve Suudi Arabistan gibi totaliter Müslüman Krallık ve Emirliklerin halkları için de Demokrasi lazım değilmidir? Sadece petrolünü ABD Doları dışında Euro-Yen-Yuan gibi para birimleri ile satmak isteyen, hammadde kaynaklarının mülkiyetini veya işletme hakkını batılı şirketlere devretmek istemeyen Müslüman Ortadoğu ülkeleri için mi Demokrasi gereklidir? Cevabını vermekten aciz olduğumuz bu soruları bir kenara bırakarak BOPun aşama aşama yürürlüğe konulması projesini analiz etmeye devam edelim.
Aslında, kitle imha silahlarının varlığı, uluslararası terörizme lojistik ve mali destek sağlama ve Demokrasinin olmaması gibi argümanlar madalyonun bize görünen yüzünden ibarettir. Madalyonun arka yüzünde saklanan gerçek; Musevi-Evanjelist kaynaklı uluslararası sermayenin geleceğinin büyük oranda bu Dünya rezervlerinin %75ini oluşturan enerji hammaddelerine bağımlılığı ve bu kaynakların kontrolünün Demokrasi Yoksunu (!!!) ülkelerin ellerine bırakılamayacağıdır.
BOP projesinin gerçekleştirilmesinin ikinci aşaması olan felsefi ve teorik altyapısının oluşturulmasından sonra, üçüncü aşama olarak uygulama safhasına geçilmiştir. İlk olarak 2001 Şubat ayında Türkiyede ekonomik kriz yaratılmıştır. Türkiyeden bir gecede 30 milyar dolar çıkartılmıştır ve 1 ay içinde Türk halkı %25 fakirleştirilmiştir. Deutchbank, HSBC ve City Bank gibi Musevi-Evanjelist sermayenin Türkiyede ki temsilcisi olan finans devleri bir yandan Türkiyeden döviz çıkartma operasyonunu realize ederken TCMBnin karşı önlemi olan büyük oranlı devaluasyonu da içeriden haber alarak ellerindeki Türk Parasını develüasyondan önce dolara çevirerek saatler içerisinde Türk Milletinin sırtından on milyarlarca dolar haksız kazanç elde etmişlerdir. Görünürde Cumhurbaşkanının Başbakana Anayasa fırlatmasıyla başlayan siyasal kriz derhal Cumhuriyet tarihinin en büyük mali krizine dönüşmüştür. Özellikle imalat sektöründe ve finansal kurumlarda istihdam edilen personelin %25inden fazlası işlerini kaybetmişlerdir. Ekonomi çökertilmiş, bankalar iflas etmiş, gecelik faizler %1500e fırlamış, binlerce işyeri iflas ederek kepenk kapatmış, on binlerce kişi işsiz kalmıştır. Çaresiz kalan bilgisiz, beceriksiz, vizyonsuz Ecevit – Bahçeli ikilisi ile tamamen yolsuzluk ve şahsi menfaat üzerine politikasını oluşturan Yılmazın koalisyon ortaklığı yaptığı hükümet tıpkı rahmetli Ecevitin birönceki Başbakanlığı döneminde 2. Petrol Krizi sonucu 4 katına çıkan petrol fiyatlarının döviz rezervlerimizi tüketmesi üzerine 1979da IMF e başvurduğu gibi ABD, IMF ve Dünya Bankasından ( DB ) acil yardım talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine ABD güdümündeki IMF ve DB Türkiyeye 15 milyar dolar kredi sağlamış, ancak ekonomide köklü yapısal değişiklikleri içeren yeni bir ekonomik planın yapılmasını zorunlu tutmuş, bu yeni ekonomik planın uygulanması ve denetiminden sorumlu olarak Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak kendi memurları olan Kemal Dervişi Washingtondan Ankaraya yollamıştır. Türk ekonomisin tamamen ABD ekonomisine bağımlı olacağı sözde ekonomik reformları yapmak koşuluyla Türkiyeye içi boş tedbir paketleri ve yüksek faizli krediler sağlamışlardır. Bütün bunlardan daha önemli olarak, Dr. Devlet Bahçelinin önemini ve varlık nedenini bile anlayamadığı Rekabet Kurumunun dışında, Enerji Piyasası Denetleme ve Düzenleme Kurulu (EPDK), Telekomünikasyon Kurumu, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK), Şeker Kurumu ve Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) gibi bağımsız düzenleyici otoritelerin yönetimi Kemal Derviş eliyle görünüşte IMF ve Dünya Bankasına esasta ABD derin devletinin eline geçmiştir. Bu operasyondan sadece 4 ay sonra Ilımlı İslam i rejimi temsil eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) derin Washington tarafından kurulmuş gelecekte BOP kapsamında bütün Ortadoğu ülkelerine Demokrasinin İslami Versiyonu olarak empoze edilecek olan ılımlı islam modeli ABDye güdümlü rejimler birer birer BOP bölgesindeki Müslüman ülkelerde işbaşına getirilmeye başlanmıştır. Süreci hızlandırmak için yeni tehdit olarak tespit edilen İslami terörizmin batı ülkelerinin kamuoylarına çok büyük tehlike olduğunu göstermek için İngilizcede kısaca nine /eleven , ( 9/11 ) diye adlandırılan 11 Eylül 2001de ABD Kapitalizminin kabesi olan ikiz kuleler olarak adlandırılan Dünya Ticaret Merkezi (DTM) , ABD Savunma Bakanlığı binası Pentagon ve ABD Başbakanlık Saraylarına sözde Arap teröristler tarafından kaçırılmış olan uçaklarla saldırıda bulunulmuştur. Normalde on bin kişin çalıştığı ve binbeş yüz kadar Musevinin bulunduğu DTM o gün hiçbir Musevinin gelmemiş olması büyük bir tesadüftür ( !!! ). İkiz kuleler tamamen çökmüş olmasına rağmen sadece 3000 kişi ölmüştür. Binlerce asker ve sivilin çalıştığı Pentagonun (geometride beşgen anlamına gelmektedir. ) en az insanın bulunduğu ve çalıştığı yalnız bir geometrik kanadı yıkılmış ancak birkaç kişi yaralanmıştır. ABD Başkanlık Sarayını sözde vuracak olan uçak ise havada yolcuları ile birlikte ABD hava kuvvetleri tarafından vurularak yok edilmiştir. Zaten aynı tarihte tesadüfen ( !!! ) Başkan ve Başkan Yardımcısı da Beyaz Sarayda değil, ABDdeki farklı eyaletlerde ayrı ayrı tatilde bulunuyorlardı ( !!! ).
Bütün bunlardan bir İslami Terörizm teriminin yaratılmak istendiğini ve hatta ötesine de gidilerek bunu tüm Müslümanlara mal etmeye çalışan bir zihniyetin varlığını anlamamak hiçte güç olmayacaktır. 9/11 olayları bütün dünyaya İslami terörizmin ve Arapların ne kadar kötü ve yok edilmesi gerekli bir unsur olduğunu göstermektedir. Bunun üzerine harekete geçilmiş, ABD tarafından Ruslara karşı eğitilen ve silahlandırılan Taliban (talebeler)in iktidarda bulunduğu Afganistan 6 Ekim 2001de ABD silahlı kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. Böylece BOPun Doğu sınırı denetim ve kontrol altına alınmıştır. Arkasından 19 Mart 2003de sözde kimyasal ve nükleer gibi kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bu silahları İslami teröristlere vererek Batılı devletlere saldıracağı iddiası ile (fakat sonraları yanıldıklarını resmi olarak kabul etmişlerdir) Irak işgal edilmiş, hiç bir nükleer ve kimyasal silah bulunamamasına rağmen Devlet Başkanı Saddam idam edilmiş, Devlet Başkanlığına ABD güdümlü bir Kürt olan Talabani getirilmiş, Kuzey Irakta özerk bir Kürdistan yaratılarak ülke bölünmüş ve dünyanın ikinci zengin petrol rezervleri ABDnin hegemonyası altına girmiştir. Bu arada bütün İslam ülkelerine ihraç ve empoze edilecek model olarak icat edilen ABD dizaynlı ılımlı İslam rejiminin Washigton tarafından ilk prototipinin Türkiyede uygulanmasına karar verilmiştir. Koalisyon ortağı Bahçeli bir kez daha oyuna getirilerek Türkiye erken seçime götürülmüş ve planlanandan bir sene önce Kasım 2002de AKP tek başına iktidara oturtulmuştur. Türkiyenin mali ve ekonomik kurumlarından sonra siyasi yapısı da tamamen Washingtonun yönetimi altına girmiştir.
Türkiyede iki seçim dönemi boyunca denenen ve oldukça başarılı olması sağlanan AKP iktidarı ve ılımlı İslam modeli yeterli kadar ısıtıldıktan sonra Ortadoğu ülkelerine ihraç sürecine başlanmıştır. Öncelikle Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Acemlerin ülkesi ve sözde azılı Amerikan düşmanı İran İslam Cumhuriyetine kısmi savaş açılmış, propaganda ve psikolojik savaş yöntemleri ile Batı kamuoyunda İrana karşı hasmane duygular besleyen çok geniş bir koalisyon oluşturulmuş. İranın nükleer silahlanması ve uranyum zenginleştirilmesi bahane gösterilerek uluslararası atom enerjisi kurumu ve Birleşmiş Milletler den İran aleyhine kararlar çıkartılmış ve yapılacak olası bir askeri müdahaleye uluslararası yasallık kazandırılmıştır. Ancak İsrail ve ABD tarafından yapılacak hava hareketi ile İranın toprak altına alıp çeşitli bölgelere gizlediği nükleer silah kapasitesinin tamamen yok edilemeyeceği, Afganistan ve Irak gibi karadan bir işgal hareketi başlatılmazsa İran rejiminin devrilemeyeceği ancak Pers İmparatorluğunun mirasçısı olan ve 3000 yıllık devlet geleneğine sahip İranın karadan işgalinin çok zor hatta imkansız olmasına kanaat getirilerek İran operasyonu daha sonraya bırakılmıştır. Kasım 2010da ABD Dışişleri Bakanlığının gizli belgeleri sözde çalınarak WikiLeaks adlı internet sitesinde yayınlanmaya başlanmış ve bütün Ortadoğu ülkelerinin otoriter ve totaliter liderleri ve oligarşik yönetim kadroları hakkında yayınlar başlamıştır. Böylece Ortadoğu halklarında kendi liderlerine ve yönetim kadrolarına karşı gösteriler ve ayaklanmalar başlamıştır. Bu kapsamda Tunus ve Mısırda yönetim değiştirilmiş, Bahreyn, Yemen, Suriye ve Libyada mevcut siyasal iktidarları devirmek üzere yerel halk ayaklanmaları, şiddet ve silah kullanma ve işgaller başlatılmıştır.
Böylece Barack Obamanın seçim sözü olarak verdiği 2012 yılından önce Irakı işgal eden bütün ABD askerlerini geri çekme vaadinin süresi yaklaşırken ABD, BOP coğrafyasındaki birçok rejimi devirip yerine kendisine ekonomik ve siyasi bakımdan tamamen bağlı yeni yönetimleri işbaşına getirmiş olacaktır.
Sonuç olarak eski Yunan kaynaklı bir yönetim modeli olan ve halkın halk için halk tarafından yönetilmesi olarak tanımlanan Demokrasi nin İslami versiyonu olan ( !!!!! ) ılımlı İslam bu coğrafyaya yerleştirilerek yeni kurulacak siyasal iktidarlar genelde batıya özelde ABD ye tabi kılınacak ve dünya enerji kaynaklarının %75i de tamamen Amerikan – Musevi kökenli büyük sermaye gruplarının hizmetine ve kontrolüne geçecektir.