Önce kavgadan ne anladığımıza bakalım: İki kişi arasında arzu edilmeyen sözlü ve sözlü olmayan iletişim. Daha bilinen bir yaklaşımla kavga, diğerleri ile geçinememe hali olarak da özetlenebilir.
Günlük yaşantımızda ne tür kavgalara giriyoruz? Toplumlar, işletmeler, aileler ve kişiler neden birbirleriyle kavga edebiliyorlar? Yani karşılıklı geçimsizlik her seviyede olabiliyor. Ama neden? Acaba neden insanlar diğerleriyle sağlıklı bir iletişim kurmak yerine geçinmeme yolunu tercih ediyorlar ya da nasıl oluyor da hemen her adımda karşı karşıya geliyoruz?
Her insanın daha doğrusu her canlının yıkıcı bir potansiyeli, olumsuz bir tarafı vardır. İnsanların bu potansiyeli nasıl, neden, ne sıklıkla, niçin kullandığı sorusunun cevabı kişiden kişiye değişir. Acaba neden biz, biz olmaktan çıkıyor ve insanlarla kavga ediyoruz? Çoğu masum insana, vücutlarından daha ağır alar yağdıran, yıkıcı, yok edici davranışı, nasıl izah edeceğiz? Özdeki sıkıntı nedir?
Neden insani değerler yıpranmış, kişiler sanki kendilerinden geçmiş, dağılan aileler çoğalıyor, stres had safhada, intiharlar çoğalıyor, yetmiyormuş gibi savaşlar yaşıyoruz? Yani hem kendimize, hem ailemize, hem işimize hem de diğer insanlara yabancılaşıyoruz. Yabancılaşıyoruz çünkü kendi kendimizle iyi değiliz. Kendimizle barışımız bozuldu, iletişim köprülerimiz zayıfladı.
Aslında varlığın ya da var olmanın belki de doğal bir sonucudur kavga. Hayatta kalabilmek; sürekli didinmek, çaba göstermek, bir şeylerle ve birileriyle uğraşmayı gerektiriyor. Toplumsal yaşam biçimleri değiştikçe bu uğraşma ve kavga konuları da değişmektedir. En önemli zenginlikleri kas güçleri olan ve göçebe yaşam ile tüm dertleri hayatta kalıp temel ihtiyaçlarını karşılamak olan ilk insanların yegâne kavgaları, doğal koşullar ve yırtıcı hayvanlarla başa çıkabilmekti. Arkasından gelen tarım toplumunda insanların temel kavga nedenleri, dönemin zenginlik kaynağı olan topraktır. Buhar gücünün kullanılması ile geçilen sanayi toplumunda güç sembolü olan makine, yüksek sanayi ürünleri ve rekabet kavga konusu olmuştur. Nihayet hızlı değişme ve bilgi artışı ile karakterize olan bilgi toplumunda bilgi, kavganın hem sebebi hem sonucu olmuştur.
İleri teknoloji, insanın hayatını kolaylaştırmak için her geçen gün yeni ürünler sunarken diğer yandan sosyal hayatı, bireysel ilişkileri, aile hayatını daraltmıştır günümüz insanının. Öyle ki hızlı değişme ve gelişme, beraberinde otomatikleşen bir hayatı getirerek insanı kendisinden, insani değerlerinden uzaklaştırmış gibi görünüyor. İşte günümüz insanı için asıl tehlike buradadır. Bilgi dalgası, insani değerleri öylesine alaşağı etmiştir ki uzmanlar, takip edecek toplumsal yaşam döneminin değer çağı olacağını tartışıyorlar.
Evet, günümüz insanı en başta kendisi ile kavgalı olduğu için bunu diğerlerine de yansıtıyor. Kendimiz ve diğerleri ile kavganın günlük belirtileri giderek çoğalıyor: Yapay ilişkiler, davranış bozuklukları, aile kurumunun yıpranması, stres, kriz, ahlak aşınması, hoşgörünün azalması, isteksizlik, umutsuzluk, tatminsizlik, belirsizlik…
Birey düzeyinde yaşanan bu gelgitler, insanı kendi hayatını yeniden gözden geçirmeye, hayata ve onun anlamına yeni yorumlar getirmeye zorluyor. Ve nihayet günümüz insanı, nereden gelip nereye gittiği sorusuna gelip takılıyor. Bu temel soruya anlamlı ve kendini tatmin eden bir cevap bulamadığında ise zorlanıyor. Hayatı anlamsızlaşıyor. Yaşamak ile yaşamamak arasındaki çizgi inceliyor. Diğerlerine vermek değil sürekli almak, egemen olmak, bağırmak, fitne üretmek, günlük düşünce ve davranışlara hâkim oluyor birden bire. Bulanıklaşan zihinlerde deprem yaşanırken mantık kırıntıları öne çıkarak duygular köreliyor.
Her akşam ekranlara yansıyan ve neredeyse hayatımızın bir parçasıymış gibi baktığımız, yaşadığımız savaşın özünde de birkaç insanın, birkaç kişiliğin kavgası vardır. Kimin haklı olduğu önemli değil. Bireysel çıkarları, basiretlerini bağlamış, insani değerleri körelmiş; annelerin, babaların, çocukların feryadını duyamayan, yaşamlarının odağına sevgiyi hem de nedensiz sevgiyi koyamayan, kabaran benliklerinin gölgesi ile milyonlarca insanı ezen, enerjilerini yıkıcı olmaya yönlendirmiş, kendileri ile barışları bozulmuş, gönüllerinde ve ruhlarında yaşadıkları çaresizliği insanlara yaşatan insanlar. Dünya bu kişisel kavganın toplumsal yansımalarına sahne oluyor.
Kendisini, benliğini algılamakta ve hayat düzleminde bir yere koymakta zorlanan günümüz insanı, yapay besinlerle midesini düzensiz biçimde beslerken, elektronik ortamın yapay bilgileriyle zihnini bulandırmaktadır. En önemlisi gönül ve ruh dünyasını sanal ortamın yapay sevgileri ile avutmaktadır. Özünü, geleceğini, alışkanlığını kısacası kendisini değil, başkasını yaşıyor günümüz insanı. Körelen duyguların, eriyen değerlerin, yıpranan ahlakının, yok olan geleneğin gölgesinde yapaylık hayata damgasını vuruyor. Anlamını kayıp eden hayat, kişinin kendisi ile iletişim kusurlarına, ailede kavgaya, boşanmalara, evden kaçmalara, toplumsal alanda geçimsizliklere ve nihayet savaşlara yol açıyor. İşin daha da ilginç yanı herkes de bu yapıp ettiklerinde haklı görüyor kendini.
Peki, nasıl aşacağız kavgaları? En başta kendimizle bozulan barışımızı yeniden kurmalıyız. Başarı güdümüzü yükseltmeliyiz. Kişisel gelişimimizi canlı tutmalıyız. Ruh sağlığımızı korumalıyız. Körelen duygularımızı yeşerterek, hoşgörü sınırımızı genişletmeliyiz. Yıpranan insani değerleri yeniden baş tacı etmeliyiz. İlişkilerimizin ve yaşamımızın odağına sevgiyi koyarak, hayatı en güzel şekilde yaşamak için yeniden bir aşk ve heyecan oluşturmalıyız. Çevremizdekilere kim olursa olsun ümit vererek; başkalarına hizmeti, onurlu bir iş görmeliyiz. Yapay ilişkilerden tabii ortamların gerçek ilişkilerine dönmeliyiz. Başkalarınınkini değil kendi hayatımızı yaşayarak ve nihayet mücadeleye yönelik enerjimizi başka kişilere yönlendirerek değil, işe ve daha iyi olmaya yönlendirmeliyiz. En büyük kavgayı ve savaşı kendimize karşı verdiğimizi unutmadan, farklı seslere, sazlara ve sözlere tahammül göstererek aşarız kavgaları.
İşimiz, mesleğimiz, konumuz ne olursa olsun hizmetkâr lider olma çabasını sürekli canlı tutarak kavgaların üstesinden geleceğimiz gibi, ailede, iş yerinde ve toplumda değer odaklı bir davranış ve yaşam biçimini yeniden sağlamamız mümkündür. Dolayısıyla günümüz dünyasının küresel aktörleri arasında yer almak için öncelikle değerleri yıpratmamamız, yok etmememiz gerekli ve önemlidir.