Son günlerde üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasına yönelik karşılıklı tartışmalar sırasında adeta toz duman birbirine girdi. Dinleyici ve okuyucuların kafası karıştı. Kimi sözde bilim adamları ise “Bilimle din bağdaşmaz, zira din dogmatik olup, yazılana körü körüne inanarak uymaktır, bilim ise şüphecilik olup, bilinmeyeni araştırmaktır”. Bazıları ise daha ileri giderek “Üniversite bilim yuvasıdır, dogmatik inançlılara ve bağnazlara üniversitede yer yoktur, onlar vereceğimiz bilimi de almazlar” kadar tartışmayı ileri götürebilmektedir. Din bilgini olmama rağmen kendimi inançlı bir bilim adamı sayarım. İnancım diğer birçok inançlı bilim adamı gibi bilim yapmamı engellemediği kanaatindeyim.
Bu yazımda ise biraz cüretle yukarıdaki yargılar ile genel anlamda din-bilim tartışmaları üzerinde duracağım. Bilim ve bilimsel araştırmanın önemine inanan, sağlıklı kalkınma ve gelişme için bilime dayalı teknoloji üretmenin şart olduğunu bilen birisiyim. Ülkemizde uzun yıllar bilimsel düşüncenin toplumumuz tarafından benimsenmesi için çaba harcayan bu konularda en çok yazı
yazan birisiyim. Dini konularda uzman olmadığımı biliyorum. Ancak dini konulardan ve dinden habersiz veya kendini dinsiz tanımlayanların bilim-din ilişkisinde yanılgıları üzerinde kendimce bilgi sunmayı amaçladım.
Bilim nedir? Latince “scientica” kelimesinden türetilen, İngilizlerin “Science”, Almanların “Wissenschaft”, Osmanlının “İlim” ve “Fen” olarak adlandırdığı bilim, kısaca bilgi edinme, bilgi öğrenimi amaçlı araştırma olarak tanımlanabilir. İngilizce “Knowledge” ve Almanca “İnformation” kelimeleri ile ifade edilen bilgi de merak giderici öğrenme, bilgi edinmedir. Bilim genelde doğa, insan ve toplum konularında bilimsel, deneysel veya teorik yöntemlerle elde edilmiş düzenli ve örgütlü bilgidir.
Semavi Dinler: Günümüzdeki semavi dinler Musevilik, Hıristiyan ve İslamiyet yaratıcı Allah ın dini peygamberler vasıtası ile kullarına duyurduğunu kabul eder. Kutsal kitapları Tevrat, İncil ve Kuran ilk insan ve peygamber olarak
Hz. Adem i bildirir, her üç kitapta da aynı peygamberlerin adı geçer, her üçünde de Nuh tufanı anlatılır, üçünün peygamberinin atası da Hz İbrahim dir. Üçü de esas itibariyle aynı şekilde insanı doğru yola, iyi insan olmaya çağırır, kötülükleri yasaklar. Bu benzerliğe rağmen her 3 dinin mensupları da birbiriyle savaşmaktan geri kalmamıştır. Dinlere ve din kitaplarının peygambere vahiy yoluyla aktarıldığına inanmayanlar işte bu benzerliği birbirinden kopyaladıklarını öne sürerler. Yaratan ve bildiren bir olunca benzemesi de doğaldır. Din kuralları değişmediği halde yorumları ve doğaya bakışları zamana göre değişiklik göstermiştir. Materyalist düşünceye göre “madem doğa olaylarını, evrenin oluşumunu artık bilimle öğrendik, her şey kendiliğinden uzunca zaman içerisinde oluştu. Kitaplar yanlış öğretiyor. Evrim teorisi ise türlerin oluşumunu ve evrimleşerek insanın oluşumunu açıkladı, genetik şifre de çözüldü ve dine gerek kalmadı. Yaratan da yok” gibi bir görüş yaygınlaştı.
Gerek İslamiyet gerek diğer semavi ve düşünsel dinlerin ortak özellik ve buyrukları iyi insan, olmayı emretme-
leridir. Bugün dünyaca kabul edilen etik değerleri vazederler. Semavi dinlerde Allah ve peygamberlere inanma başta olmak üzere ibadetle ve davranışlarla da mükemmel insan olma iyilik öğütlenir. Mükemmel insan: “Başka insanlara zarar vermeyen, öldürmeyen, insanlara ve bütün varlıklara iyilikle yaklaşan, anne baba ve ailesi başta olmak üzere, akrabalarına, komşularına, düşkünlere yardım eden, yalan söylemeyen, adaletli davranan, büyüklerini sayan, küçüklerini seven, harama ve başkasının malına, hakkına el uzatmayan, hak etmediğini istemeyen, müsrif olmayan ama yardımda eli açık olan, kendisine güvenilen, sözünde duran ( ahde vefalı), bu dünya kadar ölüm sonrasını da düşünen, çalışmayı kutsal bilen, tembellik yapmayan insandır.” Yaratandan dolayı yaratılanları sever. İslam dini bu temel değerlere ek olarak İslam ın 5 şartı ile bildirilen itikat, namaz, oruç, zekat, Hac ı farz kılmış, alkollü içki, zina, kumar ve domuz eti gibi haram saydığı yiyecekleri yasaklamıştır. Gerçek bir müminin bilime ve bilimsel çalışmaya karşı olması söz konusu bile olamaz. İlk emri “oku” olan, bilim yapmayı en büyük ibadet sayan ve “bilim Çin de de olsa arayın, bulun”, “Beni düşünmek için yerlere göklere, düzene, intizama bakın”, her hutbede “Muhakkak, Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara yardım yapmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar”.buyruğu meali ile verilen bir din nasıl bilime karşı olabilir insanlığın geri kalmasına sebep olabilir?. “Herkesin dini kendine” buyruğu dururken, Allah adına kimse kalkıp da başka dine inanıyor diye insan öldüremez. Kötü ve kaynağını din dışından alan örnekler dine mal edilemez. İnanmayanların da inananlarla ve kutsal inanç değerleri ile yazı, çizim ve davranışları ile alay etmemeleri, onları hor görmemeleri beklenir.
Bilim ve Başarısı, Günümüzde Bilim Düzeyi, Evrenimiz ve Evrim
Çağımızda bilim çok gelişmiş, bilgi düzeyimizi yükseltmiş ve yaşamımızı daha anlamlı kıldığı gibi kolaylaştırmıştır. Örnek olarak tıp ve sağlık alanındaki gelişmelerle birçok salgın hastalık önlenmiş, tedavisiz görülen hastalıkların tedavisi, iş görmez organların değişimi mümkün olmuş, sonuçta insan ömrü uzamıştır. Ulaşım araçlarındaki son ikiyüz yıllık gelişmelerle insanlar çok daha rahat çevrelerine veya dünyanın herhangi bir yerine ulaşabilmektedirler. Hatta Ay a ulaşmışlar, gezegenleri ulaşmayı hedeflemişlerdir. Bilgisayar televizyon ve iletişim araçlarındaki gelişmeler bilgi alışverişini akışını çok hızlandırmıştır. Bütün bu gelişmeler bilimsel araştırma ve sonuçlarının uygulamaya aktarılması ile mümkün olmuştur. Özellikle 20. yüzyılda bilimsel araştırmalar sayesinde maddenin yapısı, atom, molekül düzeyinde anlaşılmıştır. Hatta atomun temel yapı taşları, atom altı parçacıklar, atom çekirdeği, çekirdeğin yapısı, çekirdeklerin bölünerek veya kaynaşarak (füzyon) başka çekirdekleri dönüşümleri ve moleküllerin daha büyük moleküller oluşturmaları, hücrenin ve kalıtımın temel yapısı anlaşılmıştır. Bu mikro alemde atomun çapı metrenin on milyarda biri, çekirdeğin çapı metrenin yüz milyarda biri kadar olduğu bulunmuştur. Daha da küçük atom altı parçacıklar ve enerji ilişkisi saptanırken, bir yandan kalıtımın şifresi DNA yapısı çözülürken öbür yandan da metrenin milyarda biri büyüklüklerde madde görüntülenerek bunların yeniden düzenlenmesi, nano robot olarak kullanılması gibi alanlarla uğraşan geleceğin teknoloji olarak görülen nanoteknoloji gelişmektedir.
Mikro dünyadaki bu küçüklüklere karşı evrenimiz çok büyüktür. Evren ölçeğinde dünyamız çok küçük, saman yolu galaksisinde yüz milyarlarca yıldızdan orta büyüklükte biri olan güneşin yine orta büyüklükte bir gezegeni. Evrenimizde Samanyolu galaksisi gibi yüz milyarlarca galaksi var. Çoğunu en iyi teleskoplarla bile gözleyemiyoruz. Bu galaksilerdeki çoğu yıldızın ışıkları henüz bize ulaşmadı. Işık saniyede 300 bin km hızla yayıldığı, yani dünyamızı saniyede 7,5 kez dolaştığı halde bize en yakın yıldızın ışığı bize
4 yılda ulaşabiliyor. Evrenin bu büyüklüğüne rağmen astrofizikçilere göre tüm yıldızlar evrenin sahip olduğu tüm madde ve enerjinin en çok yüzde 6 kadarına karşı geliyor. Geri kalanı enerji, karanlık madde ve karanlık enerji olduğu hesaplanıyor. Bu büyüklükler akla durgunluk verecek kadar karmaşık.
Öte yandan bir şekilde madde oluşursa, ondan organik madde, şeker, yağ, protein, onlardan tek hücreli canlı, çok hücreliler, omurgalılar, sürüngenler, memeliler, dört ayaklılar ve iki ayakları üzerinden dik yürüyenlere kadar evrimleştiği teorisi, bununla çelişen yaratılış teorisi hep tartışılmaktadır. Olaya nasıl bakarsak bakalım, mutlak bir başlangıca ve bir şeyin ( mesela enerji veya maddenin) var olduğunu kabul etmek zorundayız. O zaman akla gelen soru “o nereden oldu? Ondan önce ne vardı?” O zaman dururuz. Bir yaratılmış ve yaratanı kabul etmek zorunluluğu hep vardır. O halde insan istediği gibi inansın, ister her şeyi Allah yarattı ve bir düzen içinde yarattı”, ister mükemmel insanı Allah yarattı, ister maddeyi veya enerjiyi yarattı.
Büyük patlama (Big Beng) teorisine göre evren bundan 14-15 milyar yıl önce bir noktanın patlamasından oluştu. Uranyum ve kurşunun ilgili izotoplarının en eski kayaçlardaki oranlarının ölçümünden dünyamızın yaşının 4,5 milyar yıl kadar olduğunu biliyoruz. Fosillerden ilk hayvanların 670 milyon yıl, ilk memelilerin 210 milyon, primatların 70 milyon yıl, ilk insanın da 200 bin yıl önce dünyamızda bulunduğunun anlaşıldığı yazılmaktadır. Aynı dünyayı paylaşan, aynı besinlerle beslenen ve bir başka türe besin kaynağı oluşturan bitki, hayvan ve insanlarda benzer yağ, şeker ve protein yapı taşlarının olması, hatta DNA yapılarının benzerlik göstermesi gayet normal olup, öyle olması insanın yaratılmış olmasını inkar etmez. Aksine yaratan her şeyi bir düzen içinde sırasıyla yarattığından en son insanı yaratması da gayet doğaldır. Kaldı ki amacımız bir inanış ve teoriyi çürütmek değil, inançla bilimin, dinle bilimin bağdaştığı ve birbirinin düşmanı olmadığıdır.
Tartışmada ve Dindar Bilimciler
Yukarıdaki yargılara gelince; ilk cümle yanlış, onu izleyen yargı ne tam doğru, ne de tamamen yanlış olmakla birlikte yanıltıcıdır. Şüphesiz dinin esası bir tanrının yaratanın varlığına inanmaktır. İslam dini ise daha da ileri bir inanışla Allahın yaratıcı varlığına ve birliğine “Rahman ve Rahim” sıfatları ile inanışı gerektirir. Bu anlamda inanış dogmatiktir. Bilim doğayı, toplumsal olayları, nesneleri, neden, niçin ve nasıl sorularına cevap aramak üzere araştırma ile öğrenme çabasıdır. Bilimsel araştırma ile ulaşılan bilgilere şüphe ile bakılır, daha ileri araştırma ile şüpheler giderilmeye çalışılır. Mutlak doğru yargısından kaçınılır. Araştırma sonucu ulaşılan bilgiler yayınlarla bilim topluluğuna ve topluma duyurulur. İlgi gören ve topluma yararlı olabilecek konular pratik bilimciler, hekimler ve yatırımcılar-teknologlar tarafından günlük yaşama aktarılır ve hayatı kolaylaştıracak ürünlere dönüştürülür.
Bilimle din pekala bağdaşır. Ancak amaçları, ilgileri ve alanları ayrıdır. Tarih boyunca hep bilim ve din adamları kavgalıymış gibi görünseler de barışık olanları da çoktur. Aynı şekilde tarihte büyük bilim ve din alimleri de olmuştur. Tarihte büyük buluşları yapan bilim adamlarının büyük bir kısmı da dini inançlı kimselerdir. Dini inançları kuvvetli her dinden bilim insanlarına çok örnek verebilirim. Fazla tartışmadan bugüne kadar ulaşan en eski tek tanrı Allah inançlı (Semavi) din olan ve halen en bağnaz din olan Yahudi inancına sahip herkesin kabul edeceği büyük buluş sahibi en az 100 Yahudi bilim adamı ismi sayılabilir. Nüfus kaydına “mezhepsiz” yazdıran ve 17 yaşında Sinagog dan atılan, dinsiz başarılı bilim adamı olarak gösterilen deha Albert Einstein bile kendi ifadesi ile dindar olmasa da inançlı bir bilim adamıydı.
Einstein bir sohbetinde arkadaşının dinin yerini bilimin aldığı yönündeki konuşmasını keserek “Ben senden daha dindarım”, demiştir. Bir başka konuşmasında “Ben Tanrının dünyayı nasıl yarattığını öğrenmek, bilmek istiyorum, onun için araştırma yapmak istiyorum, diğerlerinin hepsi ayrıntı” demiştir. Yine bir başka konuşmasında Einstein “İnsanın yaşayabileceği en güzel ve derin duygu, sırların hissidir. Bu ise dinde ve aynı şekilde bilimin ve sanatın derinliğinde ulaşılır. Bu hissi yaşamayan ve algılamayan ölü değilse kör olmalıdır”. “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür: (Naturwissenschaft ohne Religion ist lahm, Religion ohne Naturwissenschaft ist blind)” “Tanrı kumar oynamaz (Gott würfelt nicht)" ifadeleri ise veciz sözlerindendir.
Aforozları ve “Allah ın işine karıştığı gerekçesi ile bilim adamlarını idam ettiren Skolastik düşüncenin hakim olduğu Hıristiyan Katolik dünyasında da çok bilim adamı dindar hatta papazdı.. Evrim teorisi öncüleri Darvin ve Mendel bile papazdı.Gerçi Darvin din adamları tarafından evrimci fikirlerinden dolayı hep suçlandı ve dışlandı. Klasik mekaniğin ve fiziğin babası kabul edilen Issac Newton inançlı bir Katolik idi ve bilimine, başarısına dini zarar vermedi. Kopernik e göre astronomi tanrıya giden yoldu. Kepler de çalışmaları sonunda “Büyük güzellikteki düzenin tamamen yaratıcın işi olduğunu mutlaka kabul etmek gerekir “Es ist absolut notwendig, dass das Werk eines vollkommenen Schöpfers von größter Schönheit ist)." Demiştir. Newton daha da ileri giderek bozulan dengeyi düzeltmek için tanrının zaman zaman geldiğini söylemiş ve en büyük buluşu çekim kuvvetini tanrıya bağlamıştır.
Din bilimi teşvik eder
Örnekler çoğaltılabilir. Ben Vatikan mensubu asıl meslekleri fizik olan saygın 2 papaz bilim adamını da şahsen tanıdım. Yine Almanya da bulunduğum sırada dünya çapında ünlü çok dindar Katolik çok sayıda bilim adamı tanıdım. Bunlardan biri füzyon üzerine çalışıyordu ve en yüksek nötron akısını kendi ürettiğini söylemişti. Aslında üst
düzey okumuş Almanların çoğu da ülkemizdekinin aksine cahil halka göre daha dindardırlar.
Maalesef çağımızda bizim dinimizden başarılı ve dindar Müslüman bilim adamı çok azdır. Asıl bu nokta bizi üzmeli ve düşündürmelidir. Bildiğim kadarı ile 1901 yılından bu yana başarılı bilimcilere verilen dünyanın en prestijli ödülü olan Nobel ödülü alan 400 kadar fizik kimya ve tıp bilim adamı arasında sadece 3 Müslüman bilimci vardır. Bunlardan Pakistanlı Abdüsselam ın dindar olduğunu biliyorum, ama diğerlerini tanımıyorum. Ancak bu bilimcilerde başarılarını ülkeleri dışında yakalamışlardır. İçlerinde hiç Türk olmaması acı gerçektir. Ülkemizde televizyonlarda “büyük bilim adamı, Prof. Dr” ünvanlı kişilerin büyük çoğunluğunun bir buluşu olmadığı gibi dünya çapında hiç ünlerinin olmadığını da biliyorum. Bunların başarısızlığında dinlerinin “şayet inanıyorlarsa” onları engellemediğini de biliyorum.
Aslında bilim ve teknolojide geri kalmışlığımızı kabullenen Osmanlı Japonya dan çok daha önce batıya açıldı ve çok sayıda gencini Avrupa ya gönderdi. Halen de gelişmiş ABD ve AB ülkelerine çok sayıda eleman gönderiyor, ülkemize aydınlar yetiştirmeye çalışıyor. Aydın diye tanıttığımız, batıda eğitim görmüş bazı sözde bilim adamlarımız da dine inananları ve ibadetini yapanları hor gördü. Lavoisier in yaptığı kimya deneyi ile sınırlı ancak kimyada devrim yaratan ve o zamanki bilimcilerin “iksir” olarak gördüğü bir maddenin olamayacağı ve kimyasal tepkimede tepkimeye giren maddelerin kütleleri toplamı oluşan maddelerin kütleleri toplamına eşitliğini göstererek geliştirdiği “kütlenin sakımı yassını” “Maddeyi yoktan var eden bir yaratıcı yoktur” şeklinde geliştirerek aktardı. Özellikle bilimdeki hızlı gelişmelere bakarak 20. YY başlarında moda olan materyalist akımlara kapılarak tanrı ve yaratıcıyı yok saydı, “her şeyi bilim buldu ve açıkladı, dine gerek kalmadı” fikrine kapıldı. Benzeri fikirler dayatılmaya çalışıldı. Halbuki insanlık tarihinin her döneminde insanlar hep bir dine inanmışlardır. Meşhur bir biyolog bilim adamımız insanın diğer bütün hayvanlarda bulunmayan bir özelliğinin beynimizin üst korteks kısmının geliştiğini din gibi duygusal, düşünsel özelliğimizden bu bölgenin sorumlu olduğunu yazmaktadır. Yani biyolojik olarak da din insani bir özellik ve insana özgüdür.
Bugün ABD ve Avrupa ülkeleri nasıl bilim teknolojide öncü ve ileri iseler bir zaman İslam ülkeleri de öyle ileri ve öncülerdi. İslam ülkelerinde “bilimin altın çağı” olarak bilinen ve tarihe böyle geçen 8-13 Yüzyıllar arası astronomi, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp ve mühendislik alanında bilimin öncüleri içlerinde El Harezmi, Biruni, İbni Sina, El Kindi gibi Türklerinde bulunduğu Müslüman bilim adamları yaptıkları bilim ve yazdıkları eserlerle dünyayı aydınlatmışlar, İslam ülkelerinin çağının en gelişmiş uygarlığı olması ötesinde eserlerinin batı dillerine tercümesi sonrası Avrupa da Rönesansın yayılmasına da sebep olmuşlardır. Dinimiz hiçbir zaman araştırma ve
bilimi engellememiştir. Bugünkü bilimde başarısızlığımız dinimizden kaynaklanamaz.
Maalesef okullarımızda ve batı kaynaklı ders kitaplarında yer verilmediğinden çoğumuz bu başarılı dönemden habersiziz. O çağda 113 kitap yazan Muhammed el Biruni ve Nasurittin Tirsi Kopernik, Galilei ve Newton a ilham verecek kadar astronomi, mekanik, dinamik ve tüm fizik konularına hakimlerdi. Galilei den 500 -700 yıl önce (980 -1100 de) dünyanın güneş etrafında dönüşünü, yerin yörüngesindeki eğilme açısını, yerin yarı çapını bugünkü doğru bilgilere yakın hesaplayan büyük alimlerdi. Harezmi ise cebirin temellerini atan, sıfır (0) ı sayı sistemine alarak ondalık sayı sistemini kuran, alogaritma ve trigonometriyi yine günümüzden 1000 yıl önce dünyaya tanıtan büyük Türk –İslam alimi idi. Müslümanlığın bilim, sanat, teknikte öncü yönetimi ile Hindistan dan Afrika ya, oradan Pirenelere kadar tüm İspanya ve Portekiz i içine alan geniş bir coğrafyada refah içinde yayılmasında etkili olmuştur. Selçuklu devrinde de süren bilimde öncülük Osmanlı İmparatorluğu nda devam ettirilememiştir.
Belki en çok düşünmemiz, kafa yormamız gereken nokta bence buradadır.
Niçin Müslüman ülkeler hep geri kalmışlar? Sebep bilim adamlarımızı desteklemediğimiz mi? Bilimle uğraşan kurumların başına her devirde bilim yapmadığı gibi araştırma ve bilimden habersiz olanları getirdiğimiz mi? Dinin asıl misyonuna uymazken şekli bazı ayrıntılarla vaktimizi heba etmemiz mi? Zeka ve üretime katkıları erkeklerden hiç de geri olmayan nüfusun yarısını devre dışı bırakmak mı? Dini çıkarımız için ve işimize geldiği gibi yorumlamak mı? Dinsizliğe yönelme mi? Niçin gerçek aydınımızı yetiştiremiyor veya onlardan yararlanamıyoruz? 600 süren bir İslam İmparatorluğunun varisi ve istikrarsız, perişan İslam ülkeleri arasında en önce çıkan ülkemiz bilime, araştırmaya değer vererek tekrar uyanmalıyız. Umarım 13. YY da kaptırdığımız öncülüğe çok uzak olmayan bir gelecekte tekrar ulaşabiliriz. Sonuç olarak bilim dinle düşman olmadığı gibi, dinler de bilimi teşvik eder. İkisi birbirine karşı değiller, ilgi ve hitap alanları farklı olmakla beraber her ikisi de insanların mutluluğunu, dürüst çalışmasını, iyi yaşamasını isteyen vazgeçilmez alanlardır. Hele bize bilim yapmak farz kılınmıştır. İnanç nasıl bilimle çelişir? Bilimden bizi niçin uzak tutsun?