SubconTurkey

Hoşgeldiniz
subconturkey.com

Favorilerime Ekle

yan sanayi

Bugün :   1 Ekim 2014, Çarşamba

Temmuz 2008 Sayısı

Yıl : 5 | Sayı : 51

     Anasayfa
     Hakkımızda
     Künye
     Arşiv
     İletişim

http://www.fastenerfairturkey.com


http://www.plasteurasia.com




Dergimizin sayfalarına
taranmış şekilde ulaşmak için tıklayın  


 

Haberdar olmak için
üye olunuz

İsim
E-Posta

Sektör Seçiniz


 

 































 

Uğur Özgöker
AREL Üniversitesi uozgoker@gmail.com;ugurozgoker@arel.edu.tr


Ekonomik Krizler Ekseninde İktisadi Düşünce Savrulmaları: 1929-2008 Krizlerinden Çıkan Dersler


Giriş

Bu çalışma, 1929 Ekonomik Buhranı ile kapitalizmin ikinci küreselleşme dönemi diye kabul edilen dönemde ortaya çıkan 2008 küresel krizini irdelemeyi ve birbirleriyle olan farklılıklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Yaygın olarak bilindiği gibi her krizin kendisine has bir gelişme trendi, kendisini diğerlerinden ayıran belli yönleri vardır. Kapitalist iktisadi yapı, sistemin yaşadığı krizlere ürettiği çözümler üzerinden evrimleşen bir iktisadi yapıdır. Son seksen yıl içerisinde kapitalizmin yaşamış olduğu en büyük iki krizin karşılaştırılmasının nedeni, sadece sisteme has ritmik bir hareketliliğin olup olmadığını, varsa buna hükmeden unsurların neler olduğunu ortaya çıkartmak değildir. Buradaki çaba, bunun ötesinde, 1929-2008 aralığında dünya kapitalist sisteminin yaşamış olduğu gelişme çizgisinin özellikle bu iki kriz bağlamında bulunan çözümlerin odağına oturan ekonomi-politika savrulmalarının geleceğe ne kadar ışık tutabileceğini değerlendirmektir.

Şüphesiz içinde yaşanılan 2008 iktisadi krizinin yaygınlık kazanarak şu veya bu şekilde tüm dünyayı etkilemesi, krizin ne kadar derin ve yoğun olduğunun henüz bilimsel temellerde bilinemiyor olması, krize önerilen çözümler konusunda ülke bazında geliştirilen önerilerin farklılaşması, tüm bunlar sermaye hareketlerinin serbest bırakılması sonucu kavramsallaştırılan küreselleşme diye adlandırılan süreçtir. Küreselleşmenin krizin bulaşıcılığını arttırmaya yaradığı açıktır  ancak piyasa sistemi, doğası gereği kriz dinamiklerini tetiklemeye açık bir sistemdir. Kapitalizmin serbest piyasa temelinde yaygınlaşması, ekonomik krizlerin oluşmasında siyasi tercihlerin, kriz öncesi alınan iktisadi kararların, anılan iki ekonomik krizin de bulaşıcılığına katkısını arttırmıştır.

Kapitalist sistemin küresel boyutta yaşadığı ilk ve en derin ekonomik krizi olan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile dünya ülkelerinin halen yaşamakta olduğu 2008 Ekonomik Krizinin nedenleri, boyutları ve etkilerinin ortaya konulması kapitalizmin gelişme dinamiklerinin üretebileceği iktisadi siyaset seçimlerinin neler olabileceğini ortaya koymak açısından önem arz etmektedir. 

Yakın geçmiş dünya iktisadi tarihi bize yaşanan ekonomik krizlerin ülkeleri etkileme derecelerinin değişik değişik olduğunu göstermiştir. Bu anlamda, başlangıç noktası ABD olan her iki ekonomik krizin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri etkileme yolları ve iktisadi değişkenleri etkileme dereceleri farklı farklıdır. Burada derhal belirtilmesi gereken husus, küresel nitelikte olan bu iki krizden 1929 buhranı sırasında aslında piyasa ekonomisi uygulamayan ve dolayısıyla sistem dışında kaldığı için etkilenmeyen ülkelerin de bulunduğudur. Diğer yandan 2008 krizi Çin, Hindistan gibi tasarruf eden ekonomileri dünyanın diğer ülkelerinden daha farklı etkilemiştir. Ancak, iktisadi sistemleri farklı olan bu ülkelerin incelenmesi bu yazı kapsamı dışındadır. Sosyalist ülkelerin 1929 buhranından derinden etkilenmemesinin nedeni olarak bu ülkelerin dünya ekonomisine eklemlenmelerinin yoğun olmamasının yattığının belirtilmesinin şu aşamada yeterli olacağına inanıyoruz.
 
Bu çalışmada mal - hizmet üretimi ve ticareti ile bu faaliyetlerin finansmanı konularına yoğunlaşılacak ve her iki kriz bu çerçevede analiz edilecektir. Ayrıca finansman ile ticaret arasındaki denge temsil eden kıymetler ve bunların ticareti, tüm bu işlem ve eylemlerin kurallaştırılması kümesinden oluşan ilişkilerdeki ölçüsüzlük veya asimetrik olma olgusu çalışmamızın konusu olan krizleri analiz etmede önemli yer tutmaktadır.
Bu yazı ilk olarak ekonomik krizin tanımını ve gelişme dinamiklerini yapacaktır.
 
1. EKONOMİK KRİZİN TANIMI ÇABALARI

Ekonomik krizin üzerinde uzlaşıya varılmış ortak bir tanım bulmak zordur. Tanımında açık bir görüş birliği olmamasına karşın, krizleri üretim fazlası veya tüketim azlığı kaynaklı olarak gören heteredox/Marxist görüş, ekonomik krizlerin bütünlüklü açıklamalarına sağlam temel sağladığı için genel kabul görmektedir. Bu yüzden, ortodox/genelgeçer ana-akım iktisadi düşünce, ekonomik krizi, benzer şekilde, tüketici talebinde ve firmaların yatırımlarında büyük düşüş, yüksek oranlı işsizlik ve dolayısıyla yaşam standartlarının düşmesi şeklinde ortaya çıkan ekonomik hadiseler olarak değerlendirmektedir. Krizleri genellikle finansal piyasalardaki belirsizlikler ve hisse senedi fiyatlarındaki düşüşler ile yerli varlıkların değerinde yabancı piyasalara göre düşüşlerin eşlik ettiğini; sonuçta bir resesyon ve borçları ödeyememe (default) durumunun da ortaya çıkabileceği durumlar olarak görmektedir .

Bu minval üzerinden bakmaya devam edersek, Kozanoğlu (2009)un, krizleri konjoktürel, yapısal ve sistematik krizler şeklinde tasnif ettiğini, ekonominin birbiri ardına iki çeyrek daralmasını konjonktürel kriz olarak tanımlamadığını görürüz . Apak ve Aytaç (2009) ise ekonomik krizi yönetim ağırlıklı tarif etmektedirler. Buna göre, ekonomideki karar birimleri olan hane halkı, bireyler, firmalar ve devletin davranış ve faaliyetlerinde iç ve dış konjonktür nedeniyle meydana gelen ani ve beklenmeyen değişimler iktisadi kriz olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik krizler bir ülkede beklenmedik şekilde veya yetersiz ya da yanlış yönetsel tercihlerle belirli bir dönemde ortaya çıkan makro ekonomik buhranlar olarak görülmektedir . Visano (2006), finansal kriz ile iktisadi kriz arasındaki ilişkiyi ön plana çıkartmaktadır. Visano, mali krizlerin öncelikle finansal ürün fiyatlarındaki aşırı düşme, borçların geri ödenememesindeki yaygınlık, borçlarda ertelemenin yoğunlaşması şeklinde kendini gösterdiğini, bunun geçici veya rastlantısal olarak ve emarelerini istihdam, üretim veya ticaret hacminde ortaya çıkaran ekonomik krize yol açtığını belirtmektedir .

Dünya Bankasının önemli iktisatçılarından Patrick Honohan, Luc Laeven ile yaptığı sistemik risk üzerine olan çalışmasında, enflasyon, döviz kurları ve faiz oynaklığının banka sektöründeki değişimi tetiklediğini ve iktisadi kırılganlığı arttırdığını ileri sürmekte, böylece ortaya çıkan iktisadi krizin kökünde finansal değişkenleri aramaktadır. Özellikle 1971den sonra enflasyonun, döviz kurlarındaki hareketlilik ve faiz değişim hızlılığının banka kırılganlığını arttırdığını, bunun finansal varlık fiyatlarındaki düşüşe neden olduğunu söylemekte, böylece kurlar üzerinde baskı oluşturularak, likidite talebinin artmasına ve mudi güveninin sarsılmasına yol açtığını, bu yolla da ticari anlaşmaların iptaline veya yerine getirilmemesine neden olduğunu, iş dünyası için gerekli kredi olanaklarının daralarak iktisadi krize neden olduğunu ileri sürmektedir . Ekonominin yükselme çevrimine girdiği dönmelerde aşırı güven sonucu gerçekleşen aşırı borçlanma ve spekülasyon saiki ile yapılan yatırımların ve spekülatif hareketlerin, krizleri ağırlaştırdığı Keynezyen görüşün önemli bir yapı taşıdır.

Görüldüğü gibi iktisatçılar arasında ekonomik krizlerin tanımı, anlam ve önemleri üzerinde birçok görüş bulunmaktadır. Bu durum ekonomik krizlerin genel özelliklerinin ve gelişim dinamiklerinin çalışılmasını, krizlerin her birinin ayrı ayrı olan özelliklerinin aydınlatılmasını gerektirmektedir. Ancak krizlerin ana nedenleri konusunda bir görüş birliğine yapılan kısmı denge analizleriyle ulaşmak da mümkün değildir. Yukarıda kısaca gözden geçirilmiş olan kriz literatürü krizlerin belli bir parçasına dikkat çekmektedir. İktisadi kriz konusunun karmaşıklığı, sektör ve farklı piyasalar bazında yapılan çalışmaların kapsamı bütünlüklü bir kriz teorisi oluşturmanın güçlüğünü ortaya koymaktadır. Bütünlüklü bir kriz teorisi oluşturmanın güçlüğünün doğal sonucu ise herkese uygun olabilecek bir ilacın bulunmasının güçlüğüdür. Bu noktada farklı krizlerin özelinde, bu krizlerin ayrı ayrı özelliklerini ve gelişim çizgilerini araştırmak önem arz etmektedir. Bir sonraki bölüm, özellikle ekonomik politikada kökten değişikliklere yol açan 1873 krizi ile 1971 iktisadi krizlerini gözden geçirip 1997 ve 1998 krizlerini incelemektedir. 1929 krizi ile 2008 krizleri ise daha detaylı olarak üçüncü bölümde incelenecektir.
 
2. BAŞLICA EKONOMİK KRİZLER: GENEL ÖZELLİKLERİ VE GELİŞİMLERİ
 
  2.1. 1873de başlayıp 1900lere kadar süren uzun depresyon

Uzun Depresyon adıyla anılan ve 1873te başlayıp 1900lere kadar yayılan, hatta birçok yorumcuya göre Birinci Dünya Savaşına neden olan bir krizdir. 1873 yılının 9 Mayısında Viyana Borsasının çöküşü ile başlayan panik, kısa sürede sistem krizine dönüşmüş  ve tüm Avrupaya yayılmıştı. Bu kriz sonucu Osmanlı İmparatorluğu ve Latin Amerika ülkeleri moratoryuma gitmiş, sömürgeci devletlerarasındaki rekabet kapitalizmin kendisini 1903 Boer Savaşı sonrasında, tekrar organize etmesine yol açmıştı. Bu dönem, Hobson, Bukharin ve Lenin gibi yazarlar tarafından kapitalizmin emperyalizm aşaması olarak adlandırılmıştır.

Bu dönemde Avrupa, yükselişe geçen Amerikan kapitalizminin dinamizmine ayak uydurmakta zorlanmaktaydı. Bu durum Avrupada yaygın kitlesel hareketlere ve ayaklanmalara neden olacaktı. Viyana, Paris, Berlinde ipotekli kredilerle teşvik edilen bir imar hamlesi başlamıştı. ABDde ise, buğday üretiminden yüksek verimle mahsul alınmakta, ürünler silolarda depolanabilmekte, buharlı gemilerle yapılan un, kolza tohumu ticareti dünyaya yayılmaktaydı. ABD ekonomik bakımdan yükselişe geçmiş ve emeğin verimliliğini arttırarak süper bir güç olma yoluna girmişti. Bu gelişmeler karşısında Rusya ve Orta Avrupa tarımı rekabet gücünü kaybediyor ve gelirler dibe vuruyordu. Kriz gecikmeden emlak piyasasına da sıçradı ve İngiliz bankalarının kredi musluklarını kesmesiyle de  tırmanmaya başladı. Devamında kriz ABDyi de vurdu, çünkü o dönemde en büyük yatırımlar demiryollarına ve yüksek kaldıraç finansmanıyla, düşük öz sermayeyle yapılmaktaydı. Bankacılık sistemi tıkanınca faizler %25e tırmandı; çiftçi ve köylüler ayaklandı .

Bu krizin çıkış nedeninin temelinde Fransa-Prusya savaşının ertesinde Fransanın Almanyaya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığı; krizin ABDyi etkilemesinin, anılan ülkenin iç savaştan sonra izlediği altına bağlı sıkı para politikası olduğunu söyleyen yorumcuların yanında; monetaristlerin de, krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğunu vurguladıkları da belirtilmelidir.

Öte yandan Avrupanın sermaye birikiminde ABDnin gerisinde kalmasının en önemli nedenlerinden birini daha anmak gerekmektedir, demografik hareketlilik. ABD, uyguladığı göçmen politikasıyla Avrupadan eğitimli işgücü ithalini arttırmış, ABDnin yararına olan bu gelişim Avrupada çok gerekli olan emek gücünü zayıflatmıştı. Bunun sonucunda ABDnin sermaye birikimini hızlandırması kolaylaşacaktı.

  2.2. 1970lerde Bretton Woods Sisteminin Çökmesi ve Petrol Şoku

1970lere kadar ABD, parasını altın karşılığı basan tek ülkeydi. 15.08.1971de doları altın değişim standardından çıkararak, altın karşılığını kaldırdı. Böylece parasını Amerikan Dolarına göre ölçen dünya para sistemi birdenbire karşılıksız kalmış oldu. Ardından İngiltere ve öteki sanayi ülkeleri de paralarını dalgalanmaya bıraktı. Bunun sonucu oluşan kolaylıkla para basma olgusu dolar ve öteki gelişmiş ülke paralarında değer yitirilmesi sonucunu getirdi.

Petrol fiyatları dolar bazında belirlendiğinden, bu sonuç petrol üreticisi ülkelerin önemli kayıplarla karşılaşmasına yol açtı. Petrol üreticisi ülkelerin (OPEC) petrol fiyatlarını altına bağlaması sonrası petrol fiyatları hızla yükselmeye başladı. Öyle ki 1958–1973 yılları arasında USD 3/ varil olan petrol fiyatı 1974de 12 doları aştı. Petrol fiyatlarındaki bu hızlı artış dolar ve öteki rezerv paraların değer kayıplarıyla birleşince ortaya, enflasyon ve durgunluğun birlikte yaşandığı stagflasyon olgusu çıktı. Uzun süreli bu krizden çıkış 1980leri buldu.

  2.3. 1997 Asya Krizi

Uzak Doğu ülkelerinden Kore, Tayland ve Endonezya kendi ulusal paralarının değerini, ticari ilişkilerinin en yoğun olduğu Japon para birimi yerine, Amerikan Dolarına bağlamışlardı. Böylece, doların karşılaştığı her sorun bu ülke ekonomilerine de yansıyordu. 1997 krizi arifesinde bu ülkelerin makro-ekonomik dengeleri gayet sağlıklı görünüyordu. Taylandda, Japon Yeninin dolar karşısında devalüe edilmesi sonucu aşırı değerlenen Baht yüzünden inşaat sektöründe besleyen kriz kısa sürede tüm Güney-doğu Asyaya yayıldı. Taylandda inşaat yapan büyük Japon firmalarının dolar cinsinden borç yükleri bir anda kabul edilebilir kaldıraç sınırlarını geçti. Yabancı yatırımcılar süratle Güney-doğu Asya pazarını terk etmeye başladılar. Keynezyen sürü içgüdüsüyle hareket eden yatırımcıların bölgeye geri dönüşü uzun sürmedi. 

Aslında Güney-doğu Asya krizi Güney Korenin, IMFnin dayattığı esnek emek piyasalarına geçişi kabulü etmesinin ardından başlamıştı. Buna göre, Güney Kore, yaşam boyu istihdam felsefesini terk ederek, esnek emek piyasalarına geçecek, emeklilik yaşını arttıracak ve emek kesiminin toplu pazarlık gücünü azaltacaktı.

Öte yandan, sözü geçen Asya ülkeleri, 1995 yılından itibaren oluşan cari açıklarını kapatacak önlemler almak yerine, bu açığı, finanse edebildikleri sürece sürdürmeyi tercih ettikleri gibi; gelen kısa vadeli kaynaklarla uzun vadeli yatırımlar finanse edilmişti .  Güney-doğu Asya krizi örneğin Filipinlere dokunmadı. Tayland, Güney Kore ve diğer bölge ülkelerinin, mali sektöre ilişkin kuralları ciddi olarak uygulamaması, şeffaflığın olmaması, erken uyarı sisteminin işlememesi nedeniyle hatalı ve çok hızlı yatırım yapan yabancıların ülkeden çıkması da yine hızlı oldu. Sonuçta, tüm bölge ülkelerin ekonomileri ve o ülkelerin çalışanları zarar görürken oralarda yatırım yapan yabancılar aşırı karlar elde etti.

  2.4. 1998 Rusya Krizi

1997 yılında Taylandda başlayıp, önce Uzakdoğu ülkelerine sonra da Rusyaya yansıyan finansal krizde Rusyanın durumu, aslında, Asya ülkelerinden farklıydı. Asya ülkelerindeki tüm sorunlar Rusyada da mevcuttu ve öteden beri biliniyordu. Rusyanın 1998de kriz ortamına girmesindeki temel neden, IMFnin kaynak yetersizliği içine girmesi sonucu Rusyaya olan desteğini askıya almış olmasıdır . IMFnin bu kararını tetikleyen bir başka nedende Rus iktisadi politika uygulayıcılarının yurtiçine gelen yabancı parayı steril etmek yerine başta Kıbrıs olmak üzere off-shore merkezlerde toplamasıydı. IMF Rus idaresini suçlayarak desteğini çekti ve Rusya borçlarını ödemeyeceğini deklare ederek krize girdi. Rusya için IMF desteği önemliydi. Çünkü Rusyaya gelen yabancı yatırımcıların en önemli güvencesi iktisadi yapının sağlamlığı konusunda IMFden gelen sinyaller ve IMFnin desteği idi. Sonuçta Rusya ciddi zararlarla karsılaştı. Yabancı yatırımcılar ve spekülatörler yüksek getiriler elde ederek Rus krizini önemli kazançlarla kapattılar. Rusya dış borçlarının konsolidasyonuna gitmek zorunda kaldı. Kriz, Rusya ile ticari ve finansal ilişkisi olan ülkeleri ve yabancı yatırımına ev sahipliği yapan gelişmekte olan ülkeleri de etkiledi.

Yukarıda izah edilen krizlerin genel özelliklerini ve gerisindeki ortak nedenleri sıralamak istediğimiz zaman genel makro dengelerde bir süre devam eden dengesizlik veya bozulmaları, uzun zamandır artarak süren cari açıklar; özellikle kamu bütçesi açıklarının finansmanı amacıyla giderek artan emisyon veya iç borçlanma; açık finansmanı için yapılan borçlanmada kısa vadeli yabancı payının giderek artmasını belirtebiliriz. Artan parasal işlemlerin uluslararası ticaretin önüne geçmesi ve bu bağlamda reel sektör ile finans sektörü arasındaki ilişkinin kopması, türev piyasaların gelişmesine koşut olarak gelişmiş ülkelerden spekülatif amaçlı para akışının hızlanmasını da ekleyebiliriz. Uluslararası finansal liberasyon ve kuralsızlaştırma sonucunda yurtdışından özel borçlanmanın yolu açılması ve sermaye piyasalarına giriş/çıkışın kolaylaştırılması krizlerin ortak özelliklerden biri olarak karşımıza çıkar. Buna koşut olarak, ihmal edilen hukuki düzenlemeler veya kuralsızlaşma (deregulation); şeffaflığa ve denetime gereken önemin verilmemesi türev piyasalardaki denetimsiz ve kural dışı büyümenin sonucu olarak yaratılan likidite bolluğu, artan üretim ve değişen yaşam kalıpları . Ülkeler arası servet ve gelişmişlik dağılımının artması ve ülke içinde gelir dağılımında gözle görülür bozulma, enflasyon oranında yıllar itibariyle farklılaşmalar ve kurlardaki volatilenin artması  , bankalarda kredi konusunda isteksizlik ve banka kırılganlığının yükselmesi, spekülatif faaliyetlerin artması, hukuksuzluğun çoğalmasının sonuçta yaşanan ekonomik krizlerin nedeni olarak görülmektedir.

Krizlerin gelişim/değişim seviyesine baktığımızda, küreselleşme ve bunun sonucunda bilgi, emek, sermaye ve teknolojinin kolayca ülkeden ülkeye dolaşabilmesi nedeniyle krizlerin bulaşıcılığının artmasını, özellikle sermaye hareketlerinin akışkanlığı, kriz bulaşıcılığını da özellikle birlikte getirmektedir. Krizlerin ivmesi daha çok finansal kırılganlıklar nedeniyle artmakta ve derinleşmekte; devamında global ekonomik krize dönüştürmektedir. Ekonomik aktivite içinde bankaların önem ve derinliğinin artması, banka kırılganlığının krizi arttıran çarpan etkisi  nedeniyle finansal krize maruz kalan ülke sayısı, 1980 yılından bu yana sürekli artmaktadır . 

Böylece, bu üç krizi inceledikten sonra şimdi asıl konumuz olan 1929 ve 2008 iktisadi krizlerini inceleyip bunların karsılaştırmasını yapabiliriz. Daha önce de belirtildiği gibi her iki krizin detaylı olarak incelenmesinin nedeni bunların iktisadi düşünceye ve ülkelerin iktisadi politikalarına yaptıkları etkiyi incelemektir.

3. 1929 DÜNYA İKTİSADİ BUHRANI
 
1929 yılında başlayıp, 1933 yılında dip noktasını bulan ve 1935e kadar süren, ABDde sabit fiyatlarla milli geliri %30,5 azaltan, işsizlik oranını %25,2ye tırmandırıp, fiyat endeksini %22,3 düşüren Büyük Buhran, 20. yüzyılın en büyük ekonomik felaketlerinden biri olarak görülmektedir. Bu konuyu ilk olarak kriz öncesi ABD ve Avrupanın durumuna bakarak incelemeye başlayabiliriz.
Birinci Dünya savaşı 11 Kasım 1918 bittiğinde, toplam beşyüzaltmışüç gün sürmüş, beş milyon askerin ölmesine, on milyon kişinin yaralanmasına ve 300 milyar dolardan fazla maddi hasara yol açmıştı . ABD, kısa sürede Birinci Dünya Savaşının acılarını geride bırakmış, yeniden yapılanmaya başlamış, baş döndürücü bir teknoloji ve üretim patlaması yaşanan bir döneme girmişti. Otomotivden, enerjiye kadar her sektörden her gün yeni bir buluşun haberi gelmekteydi. Sanayiciler kazançlarını yeni fabrikalara, yeni makinelere ve yeni istihdama yatırmaktaydı . 

Savaş sonrasında dünya ekonomisi de kısmen etkinlik kazanmış, savaş süresince önemli oranda altın birikmişti . Amerikadaki sanayi şehirlerinin hayat standartları hızla yükselmiş, kişi başına milli gelir tarım kesiminin dört katına çıkmış, tarım kesiminin ekonomiye olan katkı payı ise hızla düşüşe geçmişti. Özellikle otomobil, beyaz eşya, sentetik elyaf ve iletişim dallarında büyüyen endüstrilerde ücretler yüzde yirmibeş oranında artarken, tarım kesimindeki gelirler izafi olarak eriyordu. Bir diğer gelişme ise, kalifiye eğitimli işgücü yerine yarı kalifiye ve/veya tecrübesiz işçiye ve ücretleri daha az olan kadın çalışana ağırlık verilmesiydi . Böylece işgücü maliyetlerinin düşürülmesi hedefleniyordu.

Savaş sonrası tüm dünyada hammadde ve tarım ürünlerinin fiyatlarında düşüş yaşandığı gibi, bu bağlamda Amerikan tarım ürünleri ihracatındaki düşmeye ek olarak, göçmenlik kısıtları yüzünden tarım ürünlerine talep azalmıştı . ABDde biriken sermaye başta Florida olmak üzere gayrimenkule ve toprak alımına yönelmişti. Bankalar da ticaret ve üretim yerine ağırlıklı olarak bu tur faaliyetleri destekliyorlardı. Ancak, toprak üzerine spekülasyonların sona ermesi (1926 ilkbaharı) ve  iki kasırganın neden olduğu doğal afetler ile toprak fiyatlarında düşüş yaşandı, topraktan çıkan sermaye New York Borsasına yöneldi .

1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçiren ABD, özellikle sanayi mallarında edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü durumuna gelmişti. Bu olguya destek veren bir diğer gerçek de, ABDnin altın karşılığı para basmayı sürdürmesiydi. Aynı dönemde Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek, karşılıksız para basıyorlardı. Bu durum, yatırımcıların paralarını ABD bankalarına yollamalarına neden oldu. Bu dönemdeki dünyadaki altın servetinin yüzde kırkı ABDde toplanmıştı. Biriken bu servette, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ciddi bir ekonomik sıçramaya yol açtı . Krizlerin getirdiği geçirgenlik/bulaşıcılık nedeniyle krizler birçok ülkeyi döviz kurlarını düşük tutmaya, ekonominin önceliklerini ihracata yönlendirmeye, döviz rezervlerini güçlendirmeye sevk etmekteydi .

Bu dönemde Avrupadaki görüntü tamamıyla farklıydı. Birinci Dünya Savaşı, Avrupanın sanayi ve üretim yapısını tahrip etmişti. Avrupada en güç durumda olan ülke ise, 1923 yılındaki yüksek enflasyon ve savaş tazminatı ödemelerini dış borçları ile karşılamaya çalışan Almanya idi. Öyle ki 1928-29 yıllarındaki tazminat ödemeleri kamu bütçesindeki yeri yüzde oniki idi .  Keza, yaşadığı hiperenflasyon sonucu, Alman para biriminin 1923de, 1913deki değerinin milyarda birine inmişti. İş dünyası, özel tasarrufların yetersizliği nedeniyle kaynak sıkıntısı çekiyor, sonuçta giderek dış borçlara olan bağımlılığı, yüksek savaş borçları ile birlikte giderek artıyordu. Yaşanan bu gelişmeler sonucu para birimini de değiştiren Almanyada, sabit gelirle yaşayanlar yoksulluğa itilmiş ve sosyal rahatsızlıklar başlamıştı.

Büyük Buhranın en çok vurduğu bir diğer Avrupa ülkesi de İngiltere idi. Bu ülkede de sanayi gelişmesini, Fransa ve İtalyada olduğu gibi ABDnin verdiği kredilerle finanse ediyordu. Sonuçta, tüm Avrupa ülkelerinin kriz öncesi dönemde ABDye olan kredi borçları toplamı oniki milyar dolara yaklaşmış, Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD ve Avrupa ekonomileri arasındaki özel ve sıkı etkileşimin olduğunu ve bu yapının da, oluşacak ekonomik krizin Avrupayı etkilemesine yol açan zemini hazırladığını söyleyebiliriz.

  3.1. 1929 Krizin in Başlangıcı ve Gelişmeler
 
Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1928 Florida kasırgası (sonucunda birçok kişinin öldüğü, evlerin ve deniz araçlarının hasar gördüğü) sonrası değeri düşen ve satılamayan taşınmazlar olgusu ortalama Amerikalıyı olumsuz etkilemişti. Ancak, bu olaydan önce New York Merkez Bankasının senet kırdırma faizini %4den %3,5a düşürmesi, çoğu ekonomist tarafından, bu indirimi takip eden spekülatif faaliyetlerdeki artışı çöküşün sorumlusu olarak göstermeye itmiştir. Spekülasyonu kolaylaştıran en önemli etmenlerden birisi de, hisse senedi teminatı ile verilen acente kreditesi idi. Yüzde 3,5 faizle bankalarca fonlanan acente kredileri %19 faizle brokerlara veriliyordu. 1920li yılların başında 1,5 milyar dolara ulaşan söz konusu krediler, 1926da 2,5, 1927de 3,5, 1928 yılsonunda ise 6 milyar dolara yükselmişti. Bir diğer siyasi gelişme de, 6 Kasım 1929da Senatör Hoover ve Cumhuriyetçi Partinin Kongreye büyük bir çoğunlukla seçilmesi New York Borsasında hemen olumlu etkisini gösterdi.

Ancak New York Borsasında yaşanan bu yükselişin, tüm yükselişler gibi sona ermek zorunda olduğu; en azından 1929 yılbaşında yapılacak basit bir olasılık hesabıyla, yıl bitmeden bu yükselişin sona ereceğini tahmin etmek mümkündü. Bunun sonucunda da, kredi ile hisse senedi almak anlamsızlaşacak (fiyat artış, fonlama maliyet ilişkisi bozulacağından) ve endeks gerileyecekti. Fakat bunu kimse düşünmek istemiyordu.

Bu konuda görevli kurumların başında Amerikan Merkez Bankası (FED) geliyordu. FEDin  elinde iki araç bulunmaktaydı. Bunlardan birisi açık piyasa işlemleri, devlet tahvillerini piyasaya verip, parayı çekmek, diğeri ise faiz politikası uygulamasıydı. FEDin elinde ancak 228 milyon dolar tutarında hazine bonosu olduğundan, açık piyasa işlemleri yaparak dengeyi tutturmak konusunda yetersiz kaldı. Diğer bir araç olan faiz oranlarını ise Ağustos 1929da %5den %6ya yükseltti. Ancak bu artış, banka-broker-müşteri zincirinde artarak yansıtılınca bir düzenleyici etkisi olamadı . Faiz artışının etkisiyle acente kredilerinde faiz oranları %20ye kadar yükseldi.

Borsadaki büyük boyutlu ilk hareketlilik 26 Martta 8 milyon hissenin el değiştirmesiyle  başladı. Bu arada, yatırım tröstleri, kurdukları yeni şirketler aracılığı ile yatırımcıların eski şirketlerden hisse almalarını sağlıyordu ve bu işlemlerde yüksek kaldıraç uyguluyorlardı . 5 Eylülde New York Borsasında düşüş başladı ve gün sonunda 5,6 milyon hisse el değiştirdi. Sonraki günlerde de dengesizlik sürmeye devam etti, gidişatın yönü hafifçe, düzensizce ama geçmişe bakılırsa kesinlikle düşüşe dönüyordu. 21 Ekim Pazartesi günü satışlar 6 milyona ulaşmıştı . Kara Perşembe denilen 24 Ekimde 12,8 milyon hisse el değiştirdi. Öğlene kadar kayıplar 9 milyar dolar oldu ve gün sonunda hisselerin değeri, önceki günün üçte birine inmişti. Kayıp dört milyar doların üzerindeydi.

21 - 29 Ekim tarihleri arasında Dow Jones sanayi ortalaması 328den 230a düşmüştü. Düşüşü yavaşlatmak ve trendi geri döndürme yönünde, özellikle brokerlardan oluşan organize destek de sonuçsuz kalmıştı. Öte yandan ticari malların fiyatları aşağıya düşmeye başladı. Çelik, kömür üretimi dahil tüm malların fiyatları aşağıya doğru iniyordu. Ekonomik sıkıntının yanında intihar, iflas, işsizlik, hırsızlık, yolsuzluk gibi sosyal patlamalara da yol açan büyük buhran, ticaret yoluyla, özellikle sanayileşmiş Avrupa ülkelerine de hemen sıçradı ve sonuçta, dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına yol açtı. Yaklaşık 4000 civarında bankanın battığı, işsizlik oranının %3,2 den (1929), %25e (1933) yükseldiği bu kriz 10 yıla yakın sürdü.

  3.1.2. Krize Yol Açan Ana Faktörler
 
Büyük Buhrana neden olan faktörleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:
 
ABDnin deflasyonist politikası: Doların altın karşılığını koruyan ABDne yönelik altın girişi giderek artmaktaydı. Bu girişin enflasyona yol açmaması için genellikle deflasyonist bir politika izlendi. Bu politikalar sonucunda fiyatlar düşmeye ve ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Ekonomik faaliyetlerdeki bu daralma, gelen kaynakları spekülatif alanlara ve borsaya yönelmesini teşvik etti.

ABD makro ekonomik sorunlar: Gelir dağılımının bozukluğu en başta gelen faktördür. Toplumun en üst %5lik katmanı  GSMHnin %35ini eline tutuyordu . Bu olgu, ekonominin lüks harcama ve yüksek yatırımlara bağlı olduğunu; topyekün ekonominin krize veya dalgalanmaya karşı esnekliğinin az olduğunu gösteriyordu . Üretimin sayılı holdinglerin elinde toplanmış olması, bunlardan birkaç tanesinin sıkıntıya girmesi sonucu genel bir krize yol açabilecek ortamı hazırlamıştı . Keza, daha önce bahsettiğimiz yatırım tröstleri ise, ters kaldıraç yoluyla şirket değerlerinin üzerinde hisse satarak, varlığı temsil eden kâğıtların toplamını, temsil ettiği varlıkların gerçek değerlerinin üstüne çıkarmıştı. Bankacılık ve diğer sermaye piyasası kurallarının yeterince belirlenmemiş olması nedeniyle; kredileme, teminatlandırma ve fonlama yönlerinden finans sektörünün taşıdığı zayıflıklar, ekonominin kırılganlığını arttırmıştır. Tarım sektörünün ihmal edilmiş olması, ülke ekonomisinin kriz ve talep yetersizliğine (ihracat kaynaklı) dayanıklılığını azaltmıştır.

Avrupa ülkelerinin ABDye bağımlılıkları: Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin kredi, ihracat (ticaret) ve savaş sonrası yeniden yapılanma faaliyetleri nedeniyle ABDye olan bağımlılıkları, krizin bulaşıcılığını ve uzun sürmesini sağlamıştır.
 
  3.2. 1929 Krizinin İktisadi Politika Sonuçları

Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı, büyük ölçüde İngiliz iktisatçı J.Maynard Keynesin formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Bu bağlamda ABD Başkanı F.Roosoveltin talep artışını sağlamaya yönelik olarak ücretlerin arttırılması, spekülasyonların önlenmesi, ihracat artışı için teşvikler, istihdam olanaklarının geliştirilmesi, işsizlik ödeneklerinin verilmesi ve kamu hizmetlerinin arttırılması gibi önlemleri sayılabilir. Krizin ekonomik sonuçlarını ve yaklaşık 10 yıllık süreç sonunda gerçekleşen iktisadi politika savrulmalarını, çevrim karşıtı oluşumları aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.

Şüphesiz krizin ilk etkisi milli gelirde bir düşüş olarak kendini göstermiştir. Bu minvalde, ABDnin GSYHsı 1929da 315 milyar dolardan 1933te 216 milyar dolara gerilemiştir. GSMHnın 1929 yılındaki düzeyine çıkması 10 yıldan fazla uzun süre almıştır . İktisadi buhran aynı zamanda üretimde de büyük bir düşüşe yol açmıştır. Sanayi üretimi bağlamında çöküşü en uzun süren ülkelerden birisinin ABD olduğu görülüyor. 1935 yılına gelindiğinde, İngiltere, İsveç ve İtalya krizin olumsuz etkisinden kurtulmuş, Almanya ve Hollanda toparlanmış, ancak ABD,  Kanada ve Fransa henüz krizin etkisinden kurtulamamışlardı.

Asıl toplumsal bedel işsizlik oranlarında büyük artıştır. 1929da % 3,2 olan işsizlik oranı 1933te %25,2ye tırmanmıştır. Bu her dört çalışandan birinin işini kaybettiğini söylemektedir. 1938de işsizlik hala %19,1 düzeyindeydi. (46) Küçülme ve işsizlik fiyatların hızla gerilemesine neden olmuştur. 1929dan 1933e fiyat endeksi %22,3 düşmüştür. (tarım ürünleri ve hammadde fiyatlarında daha yüksek) 1938de fiyat düzeyi hala 1929un % 13,2 altındaydı . 1929-1936 arasında dünyanın büyük kısmı, özellikle liberal batı büyük bir durgunluk içindeyken, Sovyetler Birliği basta olmak üzere tüm sosyalist blok ve Almanya büyümüştür.

Ülkeler arasındaki karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve ulusal paraları devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bunun sonucu dünya ticareti de, 1926-1929 arası 100 olarak ele alındığında, 1929da 104,6 iken; 1933re 36,9a düşmüştür.  Bir diğer ifade ile dünya ticareti hacim olarak 1/3, değer olarak 2/3 oranında azalmıştır. 1929 İktisadi Buhranının en önemli sonuçlarından birisi de, altın standardının yıkılışını kolaylaştırmasıdır. ABD, anılan buhranla mücadele amacıyla altın standardını terk etmiş ve ulusal paranın değerini düşürmüştür . Sonuçta evrensel altın standardı sistemi yıkılarak yerine dünyada, kambiyo kontrolü uygulayan blok, altın bloğu, sterlin bloğu, gibi farklı para rejimleri uygulayan bloklar ortaya çıkmıştır. 

Krizin sebepleri arasında gösterilen mali sistemdeki zayıflıkları gidermek amacıyla bankacılık konusunda birçok yeni düzenleme hayata geçirilmiş; 1933 yılında Menkul Değerler Yasasında, 1934 de de Sermaye Piyasası Yasasında değişiklikler yapılmıştır. New Deal diye bahsedilen önlemler paketinde bankacılık sektörü düzenlemeleri en önemli yeri tutmaktadır. Aslında mali sistemin yeniden yapılandırılışı New Dealin en önemli ve başat boyutudur. Buna göre, hazırlayan iki senatörün adını taşıyan Glass – Steagal Act kabul edilmiş ve bankaların faaliyet alanları bankanın cinsine göre ayrılmıştır. Glass-Steagal Act ayrıca bankaları ya federal hukuku ya da faaliyet gösterdikleri eyaletin bankacılık kanununu seçmeleri konusunda zorunlu kılmıştır. Bankaların işlerine geldikleri gibi hem eyalet hem de federal kanunu seçerek faaliyet yapmaları engellenmiştir.

  3.3. 1929 Krizinin Siyasi Sonuçları ve İktisadi Düşünce Üzerine Etkileri
 
Liberal ekonomi anlayışı kriz dolayısıyla büyük darbe yemiştir. Ekonomiye devlet müdahalesini zul gören bir anlayışa sahip olan Başkan Hoover, zamanında müdahaleci uygulamayı yürürlüğe koymadığı için krizin derinleşmesine neden olmuştur. Hoover, 1933de yapılan seçim sonucu yerini, 1945e kadar başkanlık yapacak olan, Roosevelte bırakmıştır. Roosevelt ekonomiye ağır devlet müdahalesini öngören New Deali 1937 yılına kadar uygulama fırsatı bulmuştur.

Dünyada ise, 1930-31 yılları arasında 10u askeri darbe ile olmak üzere 12 ülkede hükümet ve rejimler değişmiştir. Avusturya ve İngilteredeki sol partiler popülist siyaset izleyen sağ partilere yerini bırakmışlardır. Japonya (1931) ve Almanyada ulusalcı, savaş yanlısı ve fiilen saldırgan faşist partiler iktidara gelmişlerdir. Batılı sömürgeci güçlere karşı dünya sömürgelerinde anti-emperyalist faaliyetler giderek artan bir şekilde taraftar bulmuşlardır.  Borç servisleri çok yüksek olan ve ihracat gelirleri ciddi biçimde düşen Bolivya, Peru, Şili, Uruguay, Küba, Arjantin gibi ülkelerde mali baskı bu ülkelerin içlerine kapanmalarına ve ithal ikameci iktisadi politikalar izlemelerine yol açmıştır . Krizin en önemli sonucu ise İkinci Dünya Savaşının çıkmasına zemin hazırlaması ve bunun sonucunda da dünya hegemonik gücünün ABDye geçmesidir .

Yukarıda da belirtildiği gibi 1929 büyük ekonomik buhranı devlet müdahaleci görüşlerin değer kazanmasına ve bu bağlamda Keynesyen görüşlerin öneminin artmasına neden olmuştur. Keynes bunalımın nedeni olarak talep yetersizliğini saptamış, çarenin para ve maliye politikasıyla talebi arttırmaktan geçtiği görüşü yaygınlık kazanmış ve pek çok ülke tarafından uygulamaya konulmuştur.

Kriz sonunda konjonktür teorileri popülerleşmiştir. Bunlara göre daha çok dışsal etkenlere dayanan teoriler yetersiz görüldüğünden, anılan kriz konjonktür devreleri üzerinde etkili olmuş, yeni araştırma ve model çalışmalarını başlatmıştı. Kriz böylece müdahaleci kapitalist sistemin konjonktürel olarak uygulanabileceğini ve krizlerin aşılması için dönem dönem gerekli bir başvuru yöntemi olacağı fikrini benimsetmiştir. 1929 Buhranı, ABD, Fransa ve Almanya başta olmak üzere liberal kapitalizmden müdahaleci kapitalizme geçişin bir başlangıcı olmuştur.

Şimdi 2008 iktisadi krizinin özelliklerini ele alarak, iktisadi ve siyasi düşünce konjonktürleri üzerindeki kristalleşmeleri inceleyebiliriz. Bir sonraki bölümde ilk olarak 2008 krizinin yeşerdiği ortamı ele alarak başlayacağız.

4. 2008 EKONOMİK KRİZ ÖNCESİ GENEL EKONOMİK DURUM

2008 Eylül ayında önce ABD başlayıp, sonrasında dalga dalga dünyaya yayılan ve kökeninde tarihin en büyük taşınmaz ve kredi balonu yatan kriz, yeterince büyümüş olmasına karşın gerekli düzenlemeler yapılmamış olan türev piyasalar yüzünden dünyayı etkilemiştir. 2009 yılında dünya genelinde %1,1, ABDde %2,7, ABde ortalama %4,2 oranında küçülmeye; gelişmekte olan ülkelerde ise sadece %1,7 büyümeye yol açacağı tahmin edilen (IMF Ekim 2009) ve etkisi hala devam eden küresel kriz, çalışmamızın bu bölümünde ayrıntılı olarak irdelenmiştir.

1970 sonrası döneme damgasını vuran ve özünde liberal politikalar yatan Washington Uzlaşısı tüm dünyayı sarmıştı. Gerçekleşmiş olduğu öne sürülen Büyük Amerikan Rüyası  ABD halkını hiç olmadığı kadar tüketmeye itmişti. Bu durum hükümet kanadından da, 2001 yılında G.W. Bushun vergi oranlarında indirime gitmesinin getirdiği gibi, destek bulmaktaydı. Buna ek olarak FED de faiz oranlarını oldukça düşük tutuyordu. Bu durumda ABD vatandaşlarının tasarruf oranları düşmüş, neredeyse sıfıra yaklaşmıştı.

Ağustos 2007 öncesi dünya ekonomisinin en göze çarpan öğelerinden biri cari açıklar ve fazlalar konusundaki dengesizlikler olmuştu. ABD ekonomisi çok yüksek miktarda cari açık vermiş, cari fazlalar ise petrol ihraç eden ülkelerde ve Asya ülkelerinde yoğunlaşmıştı. Bu tablo sonucu cari fazla veren ülkelerden, ABD ekonomisine cari açığın finansmanına yönelik aktarım gereği doğmuştu. 2000li yıllardan itibaren görülen bu gerçeğe bir kesim iktisatçı ihtiyatlı yaklaşmış ve ABDnin çok yüksek cari açıklarının çok riskli olduğu yönünde yorum yapmışlardı. Gerekli politika önlemleri alınmazsa bu dengesizliğin ileride bir krize yol açacağını öngörmüşlerdi. Başka bir kesim ise Asya ülkelerinin bu açıkları finanse etmeye razı oldukları sürece çok önemli bir sorunun olmayacağını iddia ediyorlardı.

Bu ikinci senaryoya göre ABDye sermaye girişi yavaşladığı dönemlerde doların değerinde kaygı verici olmayan çapta düşüşler krize yol açmadan dengeye ulaşmayı sağlayabilecekti. Kriz öncesi dönemde dünya ekonomisini geçmiş dönemlerdeki deneyimlerden farklı kılan bir diğer faktör, gelişmekte olan ülkelerin durumu olmuştur. Bu dönemde gelişmekte olan ülke  ekonomileri, daha önce tecrübe edilmemiş düzeyde yüksek oranlarda büyüme fırsatı bulmuşlardır. Bu hızla büyüyen ülkeler, enerji ve petrol taleplerini arttırmışlar ve bunun sonucu olarak bu ürünlerin fiyatlarında büyük artışlar gözlenmiştir. Bu fiyat artışları da uluslararası piyasalarda likidite fazlası yaratmış, ABD başta olmak üzere birçok ülkeye sermaye akımına kolaylık sağlamıştır. Yüksek miktarlarda likidite, ayrıca birçok ülkede varlık fiyatlarındaki şişme, özellikle emlak piyasalarında kendini göstermiş, İngiltere, ABD, İspanya ve İrlanda örneklerinde olduğu gibi, fiyat artışları emlak balonu diye nitelenebilecek düzeye ulaşmıştır.

Gelişen krizin baş aktörü, entegre bir bütün olarak sistemdir bu yüzden karşılaşılan sorunlar tek bir unsura indirgenemez. Ancak özellikle krizin başladığı yer olması ve dünyadaki tek büyük ve açık ekonomi olması itibariyle ABD, ön plana çıkmaktadır. Çünkü ABD ekonomisi, 2008 Krizi başlayıncaya kadar dünya ekonomisindeki reel üretimi Çine bırakırken, türev piyasalara dayanan varlık fiyatlarının giderek şişmesine göz yummuş , şişirilmiş finansal balonun merkezi haline gelmişti.

Kriz öncesi dönemde küresel ekonomide büyük bir kredi genişlemesi gözlemlenmişti. Geçmiş deneyimler büyük çapta kredi genişlemeleri olan dönemlerde borç kalitesinin düştüğünü ve bunun sonucu olarak da geri ödemelerde önemli sorunlar yaşanmasının olası olduğunu göstermektedir. Aynı dönemde birçok ülkede izlenen sıkı olmayan para politikaları da uluslararası piyasalardaki olumlu likidite ortamını desteklemiş ve birçok yeni finansal araç ve ürünün ortaya çıkmasına uygun zemin hazırlamıştır.

  4.1. Krize Yol Açan Gelişmeler

2007 ortalarında ABD konut piyasasında finansal sektörde başlayan, sonrasında ekonomik kriz niteliği ile gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olan ülkelere de bulaşarak küresel boyut kazanan krize yol açan gelişme ve olguları aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

ABDde gayrimenkul ve konut kredilerindeki (mortgage) özensizlik ve şişkinlik

Eğilmezin  (2008)  balon tanımlamasını yaptığı mortgage piyasası yaklaşık USD 10 trioluk bir büyüklüğe ulaşmıştı. Başlangıçta bu kredilerin büyük bölümü prime mortgage denen kredibilitesi yüksek müşterilere verilmiş kredilerden oluşuyordu. Daha sonra, çalışmamızın sonraki satırlarında açıklayacağımız likidite bolluğu ve düşük faiz politikası, bu kredilerin daha düşük kaliteli müşterilere de verilmesine yol açtı. Yaklaşık USD 1,5 trilyona ulaşan ve subprime mortgage (eşik altı konut kredileri) olarak tanımlanan bu kredilerin sahipleri, büyük ölçüde değişken faizli kredileri tercih etmişlerdi. FEDin, enflasyon korkusuyla son iki yılda faiz oranlarını arttırması, konut sektörünü iyice durgunluğa soktu. Faizlerin artmasının yanı sıra, konut satış fiyatları ile kira gelirlerinin de piyasa düzeyinin altına inmesiyle, bu krediyi kullanan düşük gelirli gruplar, kredilerini düzenli olarak geri ödeyemez hale geldiler.

Eşik altı krediler ile artan emlak talebi, emlak piyasasında konut fiyatlarını yükseltti. Sahibi oldukları emlakların fiyatının yükselmesiyle refahlarının arttığını düşünen ve buna dayanarak daha fazla borçlanan ve harcayan Amerikalılar ve İngilizler için gayrimenkul fiyatlarındaki bu düşüş büyük bir şok oluşturuyordu . Emlak fiyatı arttıkça, bu kez taşınmaza dayalı kâğıtlarla yapılan (ipotek) finansal işlemlerin de artmasına yol açan sistem, eşik altı ev kredilerinin geri ödenememesiyle önce bankaları, sonra bu bankaların yatırım bankaları aracılığı ile ihraç ettikleri tahvillerin ödenmesini, sonuçta sonraki satırlarda açıklayacağımız şekilde tüm finansal sistemi sıkıntıya soktu.

Menkul kıymetleştirme (securitization)

2008 küresel  krizi, altında emlak fiyatlarının şişkinliği de olsa, kredinin değil, ona dayanılarak yapılan işlemlerin değil bir çeşit risk idaresinin krizi olarak tanımlanmaktadır.
 
Menkul kıymetleştirmeyi (securitisation), nakit akışının bir havuzda toplanması ve yatırımcılara satılmak üzere mali bir varlık olarak menkul kıymetler üretilmesi olarak (kontrat, sözleşme) tarif edilmektedir . Bu sözleşmeler (türev ürünler), mortgage kredisi verenin, bu krediyi kullanan tarafından geri ödenmemesi riskini üçüncü kişilere, örneğin hedge fonlara devretmeye yarıyordu. Başlangıçta riski devretmeye yarayan ve bu anlamda sistemde bir sigorta işlevi gören türev ürünler, giderek kendileri birer risk unsuru olmaya başlamışlardı .

USD 60 trilyon civarında olan küresel ekonomi büyüklüğüne karşın, 2000 yılında USD 500 milyar olan hedge fonlar ile aynı yıl USD 20 trilyon olan türev ürünler, 2007 yılında sırasıyla, USD 2 tr. ve USD 120 tr.a ulaşmıştı. Risk paylaşımı, yüksek getiri iştahı, bankaların yasal sermaye yükümlülüklerini yerine getirmede kolaylık sağlaması, risk taşımadan, ya da daha fazla mevduat kaynağına gereksinim duymadan bankaların yeni kredilerini finanse etmelerinin sağlanması menkul kıymetleştirmeyi özendiren hususlar olmuştur.

(2000-2006) yılları arasında yaşanan likidite bolluğu

Amerikan Merkez Bankası (FED), Avrupa ve Japonya Merkez Bankalarının uzun yıllar durgunluğu aşmak amacıyla sürdürdüğü gevşek para ve düşük faiz politikası nedeniyle 2000 yılından 2006 yılına kadar finansal piyasalardaki likidite sürekli yükselmişti. Bollaşan bu likidite karlı operasyonlara yönlendirilmesi/ dönüştürülmesi banka sisteminin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri olup, sonucunda yukarıda belirtilen securitisation gerçekliğine ulaşıldı.

Küreselleşmenin yol açtığı geçirgenlik

Finansal piyasalardan başlayarak hızla yayılan küreselleşme olgusu; bir taraftan, teknolojinin de etkisiyle hareket hızı artan parasal işlemleri uluslararası ticaretin önüne geçirmiş ; diğer yandan da krizlerin bulaşıcılığını arttırarak, ABDde oluşan finansal krizin hızla diğer piyasa ve ülkelere yayılmasına neden olmuştur .

Risk algılamasındaki değişimin neden olduğu hareket

Gelişmiş piyasalarda giderek düşen faizler, gelişen piyasalardaki yüksek faizleri cazip hale getirmiş; bunun sonucu risk algılaması değişimi ile gelişmekte olan ülke pazarlarına akan bu likidite, risk algılamasının ters yönde değiştiği 2007 sonundan itibaren çekilmeye başlamış ve sonuçta, küreselleşme dışında yaşanan bu olgu da krizin tesirini arttırarak, yayılmasına yol açmıştır.

Şeffaflık eksikliği, asimetrik bilgi ve kuralsızlaşma

Bilgi birikimi olmadan yapılan yatırımlar çoğu kez kötü deneyimlerle biter. 2008 krizinin altında yatan nedenlerden biri de asimetrik bilgidir. Bu olgunun yaşandığı durumlarda bilgi, yatırımcılara ve diğer aktörlere farklı hızlarla ve farklı biçimlerde ulaşır. Türev ürünlerin tam olarak neyi içerdiğini bilmeyen ve balonlara dayalı bir saadet zinciri yarattığını algılayamayan pek çok kişi ve kurum, daha fazla getiri elde etmek için bu ürünleri almaya yöneldi, bu yolla artan talep de ürünlerin miktarının artmasına ve balonun daha büyümesine yol açtı.

Gelişmiş ülkelerde, neredeyse birbirinden ayrı her işlev için ayrı bir mali kurum ve mali araç oluşturulmuştur. Bu kurum ve araçlar birbiriyle irtibatlı ve karmaşık ilişkilere sahiptir. Bu grift yapının anlaşılması önemli zorlukları içerdiğinden, saydamlık ve anlaşılır olmak ciddi bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır .

Ulagay (2009) tarafından bu bağlamda vurgulanan bir diğer nokta, son yirmibeş - otuz yılda çok büyük bir gelişme gösteren finans sistemi o kadar karmaşık yapıya bürünmüştü ve şeffaflıktan o kadar uzaklaşmıştı ki, kimse bu yapının röntgenini çekemiyordu . Öte yandan, finans sektörünün çok hızlı gelişmesi ve küresel sistemdeki ağırlığının giderek artması, bu süreçte çok güçlü bir finans lobisinin oluşması, bu sektöre bir ayrıcalık, bir dokunulmazlık kazandırmıştı. Bu da sistemin zaaflarının gizlenebilmesine yol açtı. Finansallaşma olarak adlandırılan bu süreç değişik yönleriyle son zamanlarda bir hayli detaylı olarak literatürde incelenmektedir.

Bu konuda son olarak söylenmesi gereken bir husus da dereceleme-rating- Kuruluşlarının, çeşitli nedenlerle etkin ve objektif çalışmamış olmalarıdır. Birçok mali kuruluşun kredi notu, ancak kriz başladıktan sonra düşürülmüştür. 2007nin üçüncü çeyreğinden, 2008in ikinci çeyreğine kadar geçen bir yıllık dönemde, iki büyük dereceleme kuruluşu tarafından USD 1,9 trilyonluk mortgage destekli menkul kıymetin notu düşürülmüştü.

 

  İlgili Haberler

 

Yeşilköy Rotary Kulübü TÖSHİD ve İSGİD Başkanı Murat ERSOYa MESLEK HİZMETİ Ödülü Verdi
HOME APPLIANCES SUPPLIERS MAGAZINE-in Üçüncü sayısı hazırlanıyor
HOME APPLIANCES-SUPPLIERS MAGAZINE nin ikinci sayısı çıktı ve yurtdışına gönderildi.
Kadir Has Üniversitesi ve Avrupa Koleji işbirliğiyle: AB Uyum Semineri
Türkiyenin ilk katalog rehber sanal fuarı, www-sektorel-com aylık 30.000 ziyaretçisi ile 300 ana ve alt sektörde faaliyet gösteriyor

  İlgili Yazılar

 

Dünya nın Vazgeçilemeyen Merkezi -Orta-Doğu - Yeniden İnşaa Ediliyor
Avrupa Parlementosu Seçimleri Işığında Avrupa Birliği nin Güncel Sorunlar
Kartepe Ekonomi Zirvesi
Uluslararası Ticarette Yeni Yaklaşımlar
2014 de Türkiye deki Muhtemel Siyasi Manzara
 

http://www.dipnotapps.com/counter/count.php?banner_id=1046
















































SEKTÖREL
Tanıtım Grubu
Rek. ve Tic. Ltd. Şti.

  Bahçeşehir 2.Kısım Mah.(Boğazköy)
  4.Cadde,Mavi Kardelen Sitesi, A-Blok No:1/2 Daire:2
  BAHÇEŞEHİR-BAŞAKŞEHİR-İSTANBUL
  Tel:0212 607 28 22- 5 Hat
 
E-posta : subcon@sektorel.com

SUBCONTURKEY Yan Sanayi Ürünleri Gazetesi
www.sektorel.com | www.subconturkey.com | subcon@subconturkey.com
yan sanayi