Rekabet ve Marka
Türkiye nin birçok alanlarda sorunları olduğunu biliyoruz. Ancak, günümüz dünyasında ve küresel rekabette ihmal ettiğimiz ve yeterince kaynak ayıramadığımız en temel alanların rekabet gücü oluşturma ve kendi markalarımızı yaratmadaki zafiyetlerimiz olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Rekabet gücünün artırılması bir ülkede araştırma ve geliştirmeye verilen önem ve ayrılan kaynakla doğrusal bir bağlantı içinde olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Ar-Ge çalışmaları, ister kamusal alanda isterse özel sektörde olsun bilime, teknolojiye ve tekniğe bağlı bilginin, know-how ın, birikimlerin, tecrübelerin ve yenilikçi düşüncenin bir araya gelerek geliştirilen ürünün, bir projenin, işlemin ve çoğu zaman yeni tasarımların işletmelerin, sektörlerin ve ülkelerin rekabet gücünü artırmada kullanılan en önemli araçtır.
Ar-Ge ve ürün geliştirme (ür-ge) için vazgeçilmez iki önemli enstrüman vardır. İlki, ar-ge için ihtiyaç duyulan sermaye birikimi, diğeri ise nitelikli işgücü yada beyin gücüdür. Türkiye de kapital birikimin istenilen düzeyde olmaması, yerli sermayenin konuya çok eğilmemesi ve yeterince pay ayırmaması, yabancı sermayenin ise araştırma birimlerini daha çok geldikleri ülkelerin merkezlerinde oluşturması ve Ar-Ge çalışmalarını ya da faaliyetlerini kendi ülkelerinde tutmaları Türkiye de teknoloji ve marka gelişmesini engelleyen en önemli faktörler arasında sayılabilir.
Diğer taraftan, kamusal alanda devletlerin Ar-Ge harcamalarının GSYİH na oranına baktığımızda Türkiye nin konuyla ilgili sınıfta kaldığını görüyoruz. Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü (IMD) tarafından yapılan bir araştırmada İsrail % 4,71 ile Ar-Ge ye en fazla pay ayıran ülke olarak ilk sıralarda yer alırken, Türkiye ise 55 ülke arasında % 0,67 pay ile 42. sıradadır. İsrail i, ABD, Japonya, Almanya, İsveç, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, İngiltere, Çin, İrlanda, Macaristan, Hollanda, Danimarka gibi ülkeler izlemektedir.
Bir taraftan Ar-Ge ye ayrılan payın azlığının yanısıra Ar-Ge yi, ürün geliştirmeyi, teknoloji üretmeyi, yaratıcı düşünmeyi, innovasyonu ve nihayet marka yı yaratacak nitelikteki işgücünü yetiştirmekte ne Türk eğitim sistemi nede insangücüne yatırım yaparak gelişmesini sağlayacak maddi olanaklara sahip özel sektör başarılı olamamıştır. Yetiştirilen az sayıdaki üretken beyinleri ve yetişmiş yetenekleri de elimizde tutamamışız. Bilim ve teknoloji üretebilen insan gücümüz ülkemizde yeterli araştırma olanaklarını ve iklimini bulamadığı için daha çok yurt dışına giderek beyin göçünü gerçekleştirmiştir.
Özellikle küresel rekabet gücünün ön plana çıktığı uluslararası ticarette yüksek teknoloji, bilişim ve iletişim teknolojileri, tıp, genetik, bio ve nano teknolojiler belirleyici olmakta ve bu süreçte ülkeler yeni bilime yada teknolojiye uygun ürünler, tasarımlar yada uluslararası markalar üretmezler ise iki kutuplu dünyanın üretenler bölümünde değil maalesef tüketici kısmında yer alıp dolayısıyla ekonomik alanda diğer ülkelere bağımlı olan toplumların kaderini paylaşma noktasına gelinir ve gelişmişler ve gelişmemişler ayrımında ise mutlak suretle gelişmemiş ülkeler ve az gelişmiş toplumlar içinde yerlerini alacaklardır.
Esasında ekonomik olarak geri kalmışlık, sosyal ve kültürel alanda ilerleyememe, sosyal politika ve çağdaş norm ve kriterleri üretememe ve hep başkalarına bağımlı yaşama ve hatta ulusal güvenlik konuları, daha da genişletirsek karakter, kimlik, onur ve haysiyet sorunlarının hep kaynağında o ülkenin ve insanların ne kadar bilimsel, ne kadar üretken, demokrasi
anlamında ne kadar olgun ve ne kadar akıllı olduğu yatar.
Bilimin, teknolojinin ve nitelikli eğitimin olmadığı ülkeler ve insanlara zaten üçüncü dünya diyorlar. Neden acaba? Neden hep savaşlar, etnik ve din çatışmaları, sözde demokrasi ve hukuk mücadeleleri, sağ-sol ayrımcılığı, sınıfsal tartışmalar, yöneten ile yönetilen gerginliği, bir sürü herşeye muhalefet yapan yıkıcı oluşumlar, dengesiz ve sağduyudan yoksun insan kümeleşmeleri, siyasetsiz ve ilkesiz partiler, iktidar mücadeleleri, demokrasi obezitesi olmuş sivil teşkilatlar ve çıkar mafyaları sadece ve sadece bilim özürlü, teknoloji düşmanı ve üretim ekonomilerinin olmadığı coğrafyalarda görülmektedir.
Sizce bunların hepsi bir rastlantı mıdır? Az gelişmişlik bir kader midir? Yoksa aklını, yer altı ve yer üstü kaynakalarını kullanamayan, insana yatırım yapmayan, beşeri iletişim ve dünya ile empati kuramayan ve aynı zamanda bilimi ve nitelikli eğitimi dışlamış toplumların kendi tercihleri midir?