Felsefede en tanınmış alim Farabi bilim dallarını sistematik sınıflandırmış, birçok konuyu tartışmıştır. İbni Haldun tarihte, İbni Rüşt felsefe ve fen dallarında, Gazali, Buhari, Ahmet Yesevi, Mevlana ve diğer veli ve din adamları dini ve sosyal alanlarda tanınan ünlüler.
El Razi, Abdullatif, İbni Sina, Ali İbni Rıdvan, El Tamimi bilimin birçok alanında çalışan alim aynı zamanda filozoflardır. Çevre (hava, su, toprak) kirlenmesi daha o çağda tartışılmıştır. Cordoba ve Andulus da atık, çöp toplama tankları yerleştirilmiştir.
Botanik zooloji, jeoloji mineraloji ve veteriner alanlarında da çalışmalar da yapılmıştır. Günümüzde şaşırtıcı görülse de evrim teorisi üzerinde çalışanlar, deney yapanlar da olmuştur. Nazzam a göre var oluş ve yaratılış bir doğal gelişim (evrim) ile olmuştur. Nazzam ın öğrencisi El Cahiz Kitabü l hayavan kitabında hayvanların gelişim sosyoloji ve psikolojisinden, çevrenin gelişime etkisinden söz eder. Hayvanları basitten karmaşık ve gelişmişe göre sıraladığı kitabında çevrenin etkisi ile değişimlerini anlatarak zayıf türlerin zamanla yok olduğunu, dayanıklıların kaldığını örneklerle anlatır. Bazı hayvanların diğerleri için yem olduğunu, hayvanlar yaşam için bir mücadele içinde olduğunu ileri süren el Cahiz, Darvin den farklı olarak evrimin kanununu yaratan Allah ın koyduğunu söyler. Hatta Nazzam ve el Cahiz in teorisinden etkilenen Biruni ve ibni Tufeyl gibi bazı bilginler, Mevlana gibi düşünürler bu evrimin yalnız biyolojide değil ruhlarda da olacağını söylerler. Biruni ye göre nesillerin devamı üremekle olur, alem sınırlı, ama üreme sınırsız olduğundan bir türün bütün yeryüzünü kaplamaması için Allah bir defada tek bir tür yaratmaz, çeşitli zamanda birçok türü birden yaratır. Bunların çevreye uyanları nesillerini sürdürür.
Yine İslam ın altın çağında yaşayan Biruni, İbni Sina, Zekeriya ez Kazini gibi büyük âlimler şaşırtıcı şekilde kayalar, dağlar ve yeryüzü oluşumuna depremin, yanardağ patlaması ve erozyonun etkisinin sebep olduğunu yazmışlardır. Biruni bir zaman deniz olan yerler kara olurken bazı karaların a deniz olduğunu fosillere bakarak ileri sürmüştür. El Kindi denizlerin ve gökyüzünün maviliğini, Farabi yağmurun yağışını, Karafi gök kuşağının oluşumunu bugünkü bilgilerimize yakınlıkla açıklamaları da bu bileşik kaplar yasası gibi bilimin bir alanındaki başarının diğer alanlara da yansıyacağını göstermektedir.
Gözlem evleri ve üniversiteler (Medreseler) tüm İslam coğrafyasında açılmış, daha o çağda akademik ünvan verilmeye başlanmıştır. Fas taki El Karoune ile Cordoba, Bağdat, Kahire deki medreseler çok meşhurdu. Uzmanlık ve kariyer törenlerine devlet yöneticileri de ilgi gösteriyordu. Aslında bilim bir bütün olduğundan da bilimin her alanında başarı 8-13. yy. arası zirvede devam etmiştir. Her başarı ve büyümenin seyri gibi maalesef bir duraklama devrinden sonra bilimsel çalışmalar ve bilim yapanlar eski desteği görememiş, ilim olarak şeyh ve din ulemalarının görüşleri ile sofilik ve teoloji daha çok ilgi görmüş, İslam dünyasında gerilemeyle Avrupa bilimde de öncülüğü ele geçirmiştir. Amacımız geçmişi abartarak öğünmek değil, bundan 1000 yıl önce bu kadar ileri düzeyde bilim ve bilimsel düşünceye sahip İslam ülkeleri nasıl bu kadar geri kaldılar diye sizleri de düşünmeye davet etmektir.
Osmanlı Döneminde Bilim Niçin Geri Kaldı?
Yeniçağ ve yakınçağdaki bilim ve teknoloji yarışında Osmanlı İmparatorluğunun yer almamasının nedenleri derinliğine ve yansız araştırmalı, düşünmeli gerekli dersler çıkarılmalıdır. Teknolojisini geliştirebilmiş olsaydı, o zamanlarda kendi sınırları içinde olup, bugün dünya enerji kaynaklarının 2/3 ünüe sahip olan topraklarında en azından daha erken enerji kullanarak çok daha zengin bir miras bırakabilirdi.
Osmanlı nın bilim ve teknolojide dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalmasının sebepleriyle ilgili birçok kitap, makale yazılmış, değişik gruplarca tartışılmıştır. Biz bu kısa gezinti notunda tüm nedenleri doğrulukla verecek durumda olmadığımız gibi bir cevap bulmayı da amaçlamadık. Ancak bize göre önemli sayılabilecek bazı nedenleri vererek küçük bir tartışma başlatabilir veya en azından okuyucuları düşünmeye davet edebiliriz:
1- Osmanlı İmparatorluğu kuruluş döneminden itibaren Avrupa ortalarına ve kuzeye doğru genişledikçe zaten sayıları az olan asli unsur, yani Türkler hep yeni ve daha verimli topraklara yerleştirildi. Yeni yerlerin yöneticisi ve koruyucusu, yani askeri oldular. Bu yeni uğraşılar bilim yapmaktan daha cazip görüldü. Yetenekli Türkler bilim yerine askerlik ve yöneticiliği tercih eder oldu.
2- Yeniçağla birlikte Kristof Kolomb un Amerika yı keşfi, Vasko da Gama nın Ümit Burnu nu aşarak Hindistan a yeni yol bulmasıyla Avrupa da hızlı değişimin yolu açıldı. Avrupa daki artan yoksul nüfus yeni keşfedilen ülke ve kıtalara göç ederek oraların her tür yeraltı ve üstü zengin kaynaklarını Avrupa ya taşımalarıyla Avrupa zenginleşti. Yeni sömürgelerden altın, gümüş ve bakır yanında şeker, pirinç ve patates gibi temel gıda maddeleri de getirildi. Zenginleşen ve karınları doyan Avrupalılar Kilisenin baskıcı gücünü, üniversiteler üzerinde etkilerini azalttılar, Rönesanssın etkisi hızla tüm Avrupa ülkelerine yayıldı ve bilimsel buluşlarla askeri teknolojilerini de hızla geliştirdiler. Savaşlarda Osmanlı ordu ve donanmasını yenebilir duruma geldiler. Özellikle buhar gücünden yararlanma ve sanayileşme başlayınca Avrupa her alanda öncülüğü ele aldı.
3- Osmanlı topraklarında dış kışkırtmalarla isyanlar artmaya, özellikle Hıristiyan nüfus Osmanlı dan koparılmaya çalışıldı. Osmanlı sadece askeri gücünü ve topraklarını korumaya çalıştı.
4- Yeni topraklarda farklı din, dil ve kültüre sahip halklara İslam ın iyi yönleri gösterilerek onların İslamiyet e daveti için hocalar, din ulemaları ve tarikat şeyleri bilim adamlarından daha öncelikli desteklenmiş, yeni topraklara gönderilerek dini yayma görevi verilmiş. Zamanla bu kişilerin nüfuzları artmış, kendilerini yegane alim görmüşlerdir. Özellikle Yavuz Sultan Selim in Mısır ı işgalinin ardından Halifelik merkezinin İstanbul a taşımasını izleyen yıllarda Arabistan ve Mısır dan İstanbul a getirilen din bilginleri, aldıkları eğitimin de etkisiyle her tür bilimin kaynağının Kuran olduğunu, orada yer almayan ve işaret edilmeyen bilgi ve bilimin boşuna uğraşı, hatta sapıklık ve şeytan işi görüldüğü örnekler olmuştur. Maalesef çağının en büyüklerinden olan İstanbul Rasathanesi Şeyhülislamın fetvası ile yıkıldı. Bunlar Kuran ın bir fizik, kimya, biyoloji, tıp, astronomi kitabı olmadığını, böyle olmasının da gerekmeyeceğini düşünmezler. Kuran Allah kelamı olarak inanç esasları verir, temel kuralları bildirir, hatta bilim yapmanın, doğayı iyi incelemenin gereğine işaret eder. İşte çoğu kez dile getirilen eleştirilere haklılık kazandıracak münferit olaylar, zaten desteğin azaldığı bilimsel uğraşı daha da engelleyici rol oynamıştır. Eğitim- öğretim kurumları medreseler hızla tutucu kadronun kontrolüne geçti, son yıllarda ise misyoner okulları yaygınlaştı. Türkler her geçen gün bilim araştırma bir yana eğitimden uzaklaştı.
5- Padişahların eğitimi düzeyleri düşüp yönetici güçleri azaldıkça yönetimi hak etmedikleri halde entrika ve yardakçılıkla ellerine geçirenler değil yeni eğitim ve bilim kurumları açmak, eskilerini de koruyamadılar. Hatalar anlaşıldığında ise vakit çok geçmiş olduğundan ve mirasından pay bekleyen çıkarcı düşman çok arttığından çöküş engellenemedi. Altın çağdaki kurumlar da eğitim ve araştırıcı etkinliklerini çoktan kaybetmiş, her biri enkaz haline gelerek silinmeye başlamıştı. Mesela İstanbul da 16. yy. sonunda meslek yüksekokulu ve üniversite düzeyinde eğitim veren 500 kadar medrese, 3 bin kadar mahalle mektebi olmasına rağmen bu sayılar 19.yy. da bu sayılar sırasıyla 400 ve 150 ye kadar inmiştir. Eski din öğrenimi dışı fen ve diğer bilim merkezi olarak çalışan ve eğitim yapan medreseler kapatılırken, yeni bilim ve araştırma merkezleri kurulamadı. Batı tipi üniversite diye açılan tek bir Dürül Fünun bile yıllarca başarılı olamadı.
6- Bir zamanlar sosyal hayatın her alanında yer alan kadınlar sonradan gelişen, ancak öncüleri X. yüzyıldan itibaren toplumda içten içe yayılan bir akımla özellikle 1500 yılı sonrası sanki din emriymiş gibi kadınlar sosyal hayattan dışlandı. Erkek egemen bir toplum oluşturuldu. Her yenilikçi görüşe karşı çıkan bu akım bilimi camiye, kadını evine hapsetti. Tersini savunanlar ve toplumu aydınlatmaya çalışanlar dinsizlik ve zındıklık ile suçlandı. Nüfusunun yarısı savaş alanlarında koşan, yarısı eve hapsedilen toplum ilerleyen batı toplumu karşısında geri kalmaya mahkum oldu. Bu konuda sözü son meşhur İslam filozofu İbni Rüşt e bırakıyorum.
Fas ve Endülüs Sultanı Yakup İbni Rüşt e şu soruyu yöneltir: Kadınların eğitimi konusunda ne düşünüyorsunuz? Belli düzeyde eğitim almış kadınlar, devlet dairelerinde görev alabilirler mi? Cevap: Bana göre kadınlar da insan türünün üyesidir. İnsanlığın yüce amacını gerçekleştirmedeki rolleri inkar edilemez. Yeryüzünün yaşanabilir kılınması ve insanlığın gelişiminde yadsınamaz katkıları olmalıdır. Kadınlar bu amacın karşılanması noktasından erkeklerden farklı değillerdir. Ama bu katkıları daha az, daha çok olabilir. Bir kentte erkeklerin üstlendiği işlevlerin birçoğu kadınlar tarafından da yerine getirilebilir. Kimi kadınlar, iyi eğitim almış ve yeteneklerini geliştirmişlerdir. Böylece kadınların arasından filozoflar da çıkabilir. Tıpkı İskenderiye ve Grek kentlerinde olduğu gibi, bazı Müslüman kentlerde olduğu gibi yargıçlar bile çıkabilir. Ama kadınların gerçek yetenekleri günümüze dek
tam takdir edilememiş ve toplum yararına kullanılamamıştır. Kadınlar yalnız eşlerinin hizmetinde verilmiş ve üreme aracı olarak görülmüşlerdir. Onlara biçilen rol, evlerine kapanıp çocuk yetiştirmek ve ev işlerini görmektir. Bana göre kadınlar, erkeklerin sahip olmalarını istediğimiz insani emellerden tamamen yoksun bırakılmışlardır. Bu nedenledir ki kadınların yaşamımızdaki rolleri, bitkiler gibidir. Öyle ki zaman içinde erkeklere yük olmuşlardır. Yeryüzündeki yoksulluğun nedenlerinden biri de kadınların üretimden tümüyle uzak tutulmalarıdır. Öyle ki savaşan toplumlarda kadın nüfusu kimi zaman erkek nüfusun iki katına çıkabilmektedir. Ama onlar, kendilerine biçilen rol gereği, kent yaşamı için gereken birçok üretim alanından uzak tutulmuşlardır. Onlara uygun görülen tek iş dalı, tarım ve dokumacılıktır. Bu işleri de ancak zorunlu kaldıklarında yapmaktadırlar. 12.yy. da söylenen bu sözler günümüz için de geçerli olması acı olup, çoğu İslam ülkelerinin geri kalmışlığının temel sebebi olmaya devam ettiği gibi, İbni Rüst gibi ileri görüşlü İslam filozofu yerine maalesef Eş ari görüşü İslam ülkelerine yön vermiştir.