Bu ayki yazımızın başlığını Sarkozy ve Merkel birlikte belirlediler. Bu yıl Avrupa Parlamentosu seçimlerine Türkiye nin adaylık süreci damgasını vurdu. Global ekonomik krizinde etkisi ile Avrupa tarihinin en ağır işsizlik sorunu ile mücadele ederken, bu sorun beraberinde AB genelinde milliyetçilik akımlarının artmasına ve yabancı (göçmen) işçi düşmanlığında da gözle görülür bir olumsuzluğa neden olduğu kayıt altına alınmıştır.
Dolayısıyla seçimler sürecinde popülist politikacıların ve söz konusu sağdan veya soldan istinasız türbinlere oynayan siyasetçi ve liderlerinin önemli bir bölümü Türkiye nin AB üyeliğine karşı geliştirdikleri söylemlerle siyaset yapmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Sarkozy Türkiye ye gerçekleri yani asla AB ye üye olamayacaklarını söyleyelim derken, Merkel ise Türkiye yi AB ye almayalım ancak bir özel statü oluşturarak AB nin hem içinde hem de dışında tutma formülü üzerine yoğunlaşalım mesajlarını kamuoyuna ifade ettiler.
Açıkçası artık bu tür beyanatlar bizleri eskisi kadar üzmüyor. Bunun bir nedeni Sarkozy ve Merkel tarzı önyargılı, Fransa ve Almanya özelinde yetenekleri, geçmişleri, eğitim arka planları ve aynı zamanda siyaset mantığı, felsefesi ve siyaset biliminin yapıcı ve uzlaşıcı kültüründen çokta nasibini almamış siyasi aktörlerin ve konjektöre göre oynadıkları rolün Türkiye nin bugün geldiği dünya da ki ekonomik, siyasal, jeopolitik, stratejik ve bölgesel ölçekteki yeri boyutuyla düşünüldüğünde AB nin içinde yada dışında kalmak büyüme, yatırım ve istihdam sorununu bile çözememiş, üyeleri üzerinde mutlak kabul görmüş ne bir para politikası ne de bir sosyal uzlaşmasını sağlayamamış, en kötüsü de anayasasını dahi şekillendirememiş bir AB entegrasyonunun var olup, olmadığı ve geleceği dahi tartışmalı iken Sarkozy ve Merkel in doğrularını ciddiye alma ve üzülme boyutuyla yarattığı etkinin bizler açısında umursamak ile umursamamak arasında bir yerde olduğunu söylemek gerekiyor.
Diğer taraftan AB entegrasyon süreci ile ilgili daima samimi olan ödev ve sorumluluklarını en iyi şekilde ve coşkuyla yerine getirmeye çalışan taraf her zaman Türkiye olduğuna göre bu ikili ilişkide taraflardan biri diğerini aldatacaksa bu kesinlikle AB nin ihaneti olacaktır. Ayrıca bugüne kadar gerek Gümrük Birliği üyeliği gerekse tam üyelik müzakere süreçlerini Türkiye ile yürüten AB tam üyelik adayı statüsü verilen ve her fırsatta bu yolun sonu tam üyeliktir diyen, bu güne kadar bir çok AB müktesebatı aşamalarında imza koyan AB ülkeleri ve bürokratlarının güvenirlikleri, bir işin yada projenin partneri olabilme kabiliyetleri ve dürüstlükleri yazılı metinlere uyma ve sözlerini tutabilme ile ölçülen AB lider kadroları ve temsilcileri açısından bu gelinen nokta sonuçları itibariyle siyasi bir skandal, milletlerarası psikolojik ayrımcılık, tahammülsüzlük ve medeniyetlerin ayrılmasının somut örneği olarak tarihteki yerini alacak ve Avrupa tarihinin kara sayfasında yer alan sorumsuz siyasetçiler arasındaki listeye dahil olacaklar ve dünya barışı, doğu-batı bütünleşmesi ve nihayet insanlığın gelişimi ve birlikte yaşama becerisini ispat açısından fazla bir itibar göremeyeceklerdir.
Türkiye için AB üyeliği küresel dünyada yer alma açısından önemli açılımlardan birisi ve aynı zamanda modernizasyon, teknolojik gelişme, AB norm ve standartlarında yaşam kalitesine sahip olma, gelişmiş demokrasilerle bütünleşme ve hukuk devleti boyutuyla bir toplumsal dayanışmayı ve ilerlemeyi ifade etmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye AB üyesi olsa da yada olmasa da yukarıda altını çizdiğimiz hedefler doğrultusunda kararlılıkla ilerleyecektir. Tarihten günümüze kadar hep önemli olmuş ve her geçen gün anlam ve önem derecesini geliştiren ülkemizin Sarkozy yada Merkel in politik doğrularından ziyade kendine olan inanç ve güvene ihtiyacı vardır. Sözünün eri onurlu tarihi geçmişi, kültürel ve manevi mirası, bereketli toprakları, yer altı ve yerüstü zenginlikleri, güçlü ekonomisi, yüksek insan gücü kalitesi ile üreten ve tüketen Türkiye uluslararası saygınlığı ve itibarlı olan duruşu ve evrensel doğrularla mesafe almaya devam edecektir.