2010 yılı Türkiye Kalite Derneği için önemli bir yıl. Kuruluşunun yirminci yılında ülke olarak geldiğimiz noktayı değerlendirmek ve bu çerçevede gelecekle ilgili öneriler geliştirmek yerinde olur. KalDer 2000i aşkın üyesi, dört şubesi ve 380i aşan Ulusal Kalite Hareketine katılan kuruluşla Türkiyenin rekabet gücünü ve yaşam kalitesini artırmada önemli bir itici güç. Mükemmellik Modeli kullanılarak yapılan özdeğerlendirmeler, dış değerlendirmeler, kuruluşlar için sürekli iyileşmeyi sağlayan etkileşimli bir öğrenme ortamı oluşturmaktadır.
Bugüne kadar kazanılan 62 ulusal kalite ödülüyle belirlenen öncü ve örnek kuruluşlar, iyi uygulamaların ülke düzeyinde paylaşılması için katkı sağlamaktadır. Kazanılan Avrupa Kalite Ödülleri, Türkiyenin uluslararası düzeyde saygınlığını artırmaktadır. Türkiyenin ülke sıralamasında İngiltereden sonra ikinci ülke olması sevindiricidir. 2009 yılında yaklaşık 2500 kişi KalDer eğitimlerine katılmıştır. KalDerin gücü, kalite gönüllülerinin katkılarıyla sürekli artmaktadır.
Yaptığımız her işte ve toplum genelinde ortak bir kalite bilincini ne ölçüde oluşturabildik? Türkiyenin küresel rekabet gücü ve yaşam kalitemiz ne durumda? Ekonomik krizin yoğun bir şekilde yaşandığı 2009 yılından ne tür dersler çıkarmalıyız?
Türkiye İstatistik Kurumunun 2009 Nüfus Sayımı Sonuçlarına göre, Türkiye nüfusu, 72 milyon 561 bin 312 kişiye ulaştı. Ülke nüfusunun yarısı 28,8 yaşından küçük. Ülkede 15-64 yaş grubunda bulunan çalışma çağındaki nüfus, toplam nüfusun yüzde 67sini oluşturmakta. Nüfus yoğunluğu olarak kabul edilen kilometre kareye düşen kişi sayısı, Türkiye genelinde 94 kişi. Nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu İstanbulda ise 2 bin 486 kişi. Başka bir deyişle ülke nüfusunun yüzde 17,8i İstanbulda yaşamakta.
Nüfus artışına paralel olarak, sorunların da büyümesi ve çözümlerin de zorlaşması kaçınılmazdır. Hızlı nüfus artışı, eğitim, sağlık hizmetlerinde yetersizlik, işsizlik, gelir dağılımında dengesizlik gibi sorunları doğrudan beslemektedir.
Bilindiği gibi Türkiye G-20 grubu içinde yer almaktadır. 25 Eylül 2009da duyurulan ve dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden oluşan G-20 grubu, küresel düzeyde gayri safi milli hasılanın %85ini, dünya ticaretinin %80ini ve dünya nüfusunun da üçte ikisini kapsamaktadır. Türkiyenin ekonomik büyüklüğü 17nci sıradadır.
Ülke olarak 2023de en büyük on ekonomi arasına girme hedefimiz var. Oldukça iddialı bu hedefe ulaşabilmek için diğer ülkelerle yapılacak kıyaslama çalışmaları çok önemli. Kıyaslama çalışmalarında, mevcut durumu saptamadan öteye, nasıl sorusu üzerinde de durmak gerekir. Türkiyenin verileri ile kıyaslarken, gelişmiş ülke statüsündeki ülkelerin rekabet güçlerini nasıl koruduklarını, nasıl geliştirdiklerini izlemek, ülkenin stratejik önceliklerine ve eylem planına ışık tutacaktır.
Bu yazıda rekabet gücü ve insani kalkınmışlık endekslerinin en son verilerine kısaca göz attıktan sonra, yaşam kalitemiz açısından mevcut durumu değerlendirecek ve geleceğin şekillendirilmesinde paradigma değişikliklerini özetleyeceğim.
Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından her yıl yayınlanan küresel rekabet endeksi Eylül 2009da açıklandı. Bilindiği gibi endeks üç ana grupta toplanmış 12 adet alt kritere bağlı olarak hesaplanan puanların ağırlıklı ortalamasıyla oluşmaktadır. Üç ana kriter grubunu; temel faktörler, verimlilik ve yenileşim (innovation) kriterleri belirlemektedir.
133 ülkenin değerlendirildiği 2009-2010 raporunda Türkiye 61inci sırada yer almakta. Bir önceki 2008-2009 raporunda Türkiyenin sırası 63. Kriz yılında iki sıra yükselmiş olmamız olumludur. Ancak 2007 yılında, Türkiyenin sıralamada 53üncü olduğu unutulmamalıdır. Pazar büyüklüğünün yüksek olmasına karşılık, Türkiyenin genel sıralamada ilk 20de olamamasının nedenlerini irdelemek için alt kriterlere daha ayrıntılı bakmak gerekir.
Ayrıca, WEF tarafından hazırlanan Küresel Bilişim Teknolojisi Raporu ve Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporları da mercek altına alınarak incelenmelidir. Ülke kalkınmasında bilgi ve iletişim teknolojilerinin lokomotif rolü, teknolojinin ve yenileşimci yapılanmanın önemi yadsınamaz. Bilgi toplumuna hazır olma derecemizi irdelerken, gelişmeye açık alanları belirlemek ve ilgili eylem planlarını hızla gerçekleştirmek gerekir.
Göstergeler incelendiğinde, kadın erkek eşitliği konusunda Türkiye sınıfta kalıyor. Kadınların toplum yaşamından bu denli dışlanmasını kabullenmek, topluma yapılan büyük haksızlık. Türkiye basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi alanlarda da hak ettiği yerde değil.
Yaşam kalitemiz için önemli bir gösterge, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından hazırlanan İnsani Gelişme Endeksi. Ortalama ömür, okur-yazarlık, eğitim ve satın alma gücüne göre ülkeler için karşılaştırmalı olarak hazırlanan rapor 5 Ekim 2009 günü açıklandı. Rapora göre Türkiye 182 ülke arasında 79uncu sırada bulunuyor. Yukarıda belitildiği gibi ekonomik büyüklükte 17nci sırada olan Türkiye için 79uncu sıra kuşkusuz çok düşük. Alt göstergeler incelendiğinde, Türkiye 71,96 yıl ortalama ömür ile 93ncü sırada. Okur-yazarlık göstergesinde yüzde 87,4le 100üncü sırada. Eğitimde ise 0,824 puanla 105inci sırada.
Raporlar, göstergeleriyle Türkiyenin dünyadaki konumunu açık olarak ortaya koymaktadır. Ekonomik büyüklüğü ile dünyada 17nci sırada olmasına karşın, insan hakları ve kamusal kurumlarda, makro ekonomik dengede, sağlıkta, ilköğretimde, kadınların işgücüne katılımında durum hiç parlak değil. Türkiye kişi başına ulusal gelir, işsizlik oranı ve özellikle de gelir dağılımı bakımından da çok gerilerde kalıyor. Ayrıca ülkemizde bölgeler ve bireyler arası gelir dağılımında büyük farklar olduğunu biliyoruz.
OLUMSUZ MANZARALAR VE GECİKMİŞ DERSLER
Bugün karşılaştığımız sorunlar, dünün çözümlerinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde yarının sorunlarına da bugünkü çözümler neden olacaktır. Bu nedenle geçmişte yaşanan olayları iyi analiz etmek gerekir. 2009 yılına kalite penceresinden bakmadan önce, bireysel boyutta yaşam kalitesi dendiğinde akla gelen temel özellikleri saymaya çalışalım.
Birey olarak yaşam kalitemizi tanımlamak istersek ilk aklımıza gelen göstergeler soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun kalitesi, ne ölçüde sağlıklı beslendiğimiz olabilir. Yaşadığımız konut ve işyerinin iç hava kalitesi, ısı konforu, doğal ışık alması, gürültü, görüntü ve diğer kirlilikler önem verebileceğimiz özellikler arasında sayılabilir. Zaman bütçemizi ne şekilde harcadığımız da yaşam kalitemizi etkileyen faktörler arasındadır. Düzenli uyuyabilme ve spor yapma, ailemizle geçirebileceğimiz süre, kültür ve sanat etkinliklerine ne ölçüde katıldığımız, tatil ve dinlenmeye ayırabildiğimiz süre yaşam kalitemizi belirleyici göstergelerdir. Saydığımız çok boyutlu göstergeler arasında can güvenliği de kuşkusuz olmazsa olmazlar arasında sayılacaktır.
Yaşam kalitemiz ne ölçüde güvence altındadır? Bu soruyu yanıtlamak için dilerseniz 2009 yılına geri dönerek bir kaç acı olayı anımsayalım. Tarih 9 Eylül 2009. Yaşanan sel felaketi, başta İstanbul ve çevresi olmak üzere Türkiyenin pek çok yerinde büyük can ve mal kayıplarına neden oldu. Dünyanın önemli havalimanlarından biri olan Yeşilköy yakınlarında, E-5 ve TEM otoyollarına bağlanan bir yerde 21 kişi göz göre göre sele kurban gitti. Ayni bölgede daha önce de sel felaketi yaşanmıştı. Sanki doğa uyarılarına kulak asmayan insanlara acımasız bir ders vermekte, doğal yaşamı bozduğu için onlardan intikam almaktaydı. Uzmanların tüm uyarılarına rağmen dere yataklarındaki yapılaşma sonucu her aşırı yağmur sele dönüşmektedir. Bu nedenle başta konuyla ilgili karar vericiler olmak üzere toplum olarak üzülmenin ötesinde utanmamız gerekir.
Tarih 12 Aralık 2009. Bursa Mustafakemalpaşada maden ocağında meydana gelen göçükte 19 maden işçimiz yaşamını yitirdi. Türkiyede maden kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı ne yazık ki çok yüksek. Alınan önlemlerin yetersiz olduğu uzmanlarca belirtilmektedir. Bunun bedelini maden işçilerimiz maalesef hayatlarıyla ödüyorlar.
Gelişmiş ülkelerdeki madenlerde bu gibi kazaların yaşanmaması için çok etkili önlemler alındığı bilinmektedir. Örneğin Almanyada 1992 yılından beri önemli bir maden kazası olmamış. Etkili havalandırma ve gaz ölçme sistemleriyle, gaz oranı belli bir düzeye yükselince merkezi sisteme bildiren uyarı aygıtlarıyla, işçiler çok daha güvenli bir ortamda çalışmaktalar.
Felaket geliyorum demesine rağmen önlem almamak kabul edilemez. Her iki acı olayda da temel neden, planlamanın hiçe sayılması ve yeterli önlem alınmamasıdır. Doğaya ve kente karşı işlenen suçlar, yağmacılık kültürü ve kısa sürede sağlanan kazanç, insana değer vermemek yaşanan felaketlerin özünde yatmaktadır.
2009 yılı, Kocaeli depreminin de onuncu yılıdır. İnsanları depremlerin değil kalitesiz binaların öldürdüğü her fırsatta uzmanlarca söylenmektedir. İstanbulda toplam bina stoku içerisinde güvensiz bina oranının yüksekliği ürkütücüdür. Geçen on yılda göçer nitelikli binalar yeterli düzeyde güçlendirilememiştir. Ayrıca bina güçlendirmek üretim hattından çıkan hatalı ürünlerin yeniden işlenerek düzeltilmesi gibi ideal bir yaklaşım değildir. En akılcı çözüm kuşkusuz ilk seferinde doğru yapmaktır. Toplumda ortak kalite bilincini güçlendirerek, depremde sıfır can kaybı hedeflenmelidir.
Yaşamın değerini parayla ölçmek mümkün olmamalıdır. Yukarıdaki felaketlerde olduğu gibi insan yaşamının ne kadar ucuz olduğunu gösteren manzaralar, ne yazık ki 2009 Türkiyesinde de yaşanmaya devam edilmiştir. Toplu intihar sayılabilecek çarpıcı bir diğer örneği de tekstil sektöründen verelim. Çoğumuzun giydiği kot giysileri, beyazlatmak-eskitmek için yapılan kot taşlama işlemi yüzünden, çalışanların sağlıklarını kaybettiklerini biliyor musunuz? Kot taşlama, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemidir. Gelişmiş ülkelerde makinelerle yapılan bu işlem, Türkiyede ucuz diye elle yapılmaktadır. Bu uygulama sırasında solunan tozlar akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. İnsan yaşamının değerini sıfırlayan utanç verici, korkunç bir olay. Makinanın yapabileceği bir işlemi, daha ucuz olması nedeniyle, sağlığını kaybedeceğini bile bile insana yaptırmak kabul edilmemelidir.
DEĞİŞİMİ TETİKLEYEN YENİ PARADİGMALAR
Çözüm üretmenin önündeki engelleri özetlemek istersek,
• Sorunlara bütünsel bakış açısının eksikliği,
• Bireysel çıkarların toplumsal çıkarların önüne geçmesi,
• Katılım, saydamlık ve hesap verebilirlik ilkelerinin uygulanmaması,
• Kentlilik ve çevre bilincinin yetersizliği sayılabilir.
Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük çevre sorunlarından biri doğal kaynakların bilinçsizce tüketilmesidir. Artan dünya nüfusu yanı sıra, kişi başına kaynak tüketiminin de artması ekolojik ayak izini büyütmekte, su, enerji, hammadde kullanımını sürdürülemez duruma getirmektedir. Ülke düzeyinde kıyaslama yapmak istersek, kişi başına ayak izi küresel hektar olarak http://www.footprintnetwork.org adresinde görülebilir. Küresel hektar (gha) biyolojik üretkenliği ölçmek için kullanılan bir ölçü birimidir. Bu değerler, ABDnde 9,0, İngilterede 6,1, Almanyada 4, Fransada 4,6, Türkiyede ise 2,8 küresel hektardır. UNESCOya göre, mevcut durum olduğu gibi devam ederse 2020de 1.5 milyar insan temiz sudan yoksun kalacaktır.
Yaptığımız her işte azaltmak, yeniden kullanmak ve geri dönüştürmek yeni bir bakış açısı olarak ortaya çıkmaktadır. Kuruluşlar için üçlü bilanço, yaşam çevrimi değerlendirmesi, beşikten beşiğe gibi yeni paradigmalar giderek daha çok benimsenmektedir. Böylece daha geniş açıdan bakmak ve bütünsel resmi görebilmek mümkün olacaktır. Uygulanan stratejilerin sağladığı parasal kazanç yanı sıra, karbon ayak izinde azalış, çalışan ve müşteri memnuniyetindeki artış üçlü bilançoyla daha sağlıklı izlenmektedir. Özetle üçlü bilanço insan, gezegen ve parasal kazanç boyutlarını kullanan bir çerçevedir.
Aynı şekilde yaşam çevrimi değerlendirmesi de bütünsel bir bakış açısı getirmekte, fikrin oluşmasından ürün ve hizmetin sonlandırılmasına kadar tüm aşamaları göz önüne almaktadır. Başlangıçta görülemeyen gizli maliyetler ilk maliyetten çok daha yüksek olabilir. Maliyeti hesaplarken doğaya, çalışanlara ve kullanıcılara verilen zarar da dahil edilmelidir.
Beşikten beşiğe kavramı ise, bakış açımızı toptan değiştirmekte, ürün ve hizmetin bitiş noktasında herşeyin tekrar sisteme döndüğü bir yapı oluşmasını önermektedir. Böylece doğadaki atık eşittir besin kavramından esinlenerek, her atığın sistem için girdi oluşturduğu bir ortam öngörülmektedir. Sürdürülebilir topluma dönüşebilmek için hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktır.