SUBCONTURKEYdeki yazılarımızı düzenli okuyanlar son bir yıldır Türkiyede ve KKTCde işsizliğin önlenmesine yönelik somut tespit ve önerilerimizi ısrarla yazdığımızı bilirler. Yazmakla kalmadık konuyla ilgili düşüncelerimizi ve çalışmalarımızı bazı bakan dostlarımız ve danışmanlarıyla paylaştık. Özellikle çağrıldığımız televizyon programlarında başta bilim ve teknolojinin temsilcisi üniversiteler olmak üzere konuya ilişkin diğer sosyal partnerlerin devletin, işverenin ve çalışan sınıfın bu kritik kriz dönemlerinde ne yapması gerektiği, sorumluluk alanları ve rol paylaşımlarına yönelik uyarı, yöntemi ve pratiği hususunda görüşlerimizi geniş kitlelere ve kamuoyuna da ilettik.
Bunu sadece Çalışma Ekonomisi profesörü olarak akademik görev ve sorumluluk gereği değil aynı zamanda 1 kişinin işsiz kalmasının ya da 1 kişinin işe girmesinin kendisi, ailesi ve her şeyden önce bu ülke için ne anlama geldiğini bilen vicdanlı birisi olarak yaptık. Özellikle ekonomik krizin en büyük darbeyi vurduğu işsizlik konusunda ve bugün itibariyle resmi ve gayri resmi rakamlarla 6 milyona ulaşan kitlesel işsizlik tehdidi karşısında hükümetin Keynesyen Devlet destekli büyüme modellerini 2010 ruhuna ve günümüz serbest piyasa koşullarına göre yeniden dizayn ederek neo-Keynesyen bir yaklaşımla devletin başta kamusal alanda doğrudan işe alma yöntemiyle istihdam sağlamak ve aynı zamanda işverenlere istihdam edecekleri personel karşılığında sosyal güvenlik ve vergi muafiyeti ve çeşitli teşvikler vererek istihdam dostu sosyal politika müesseselerini devreye sokabileceğini önermiştik. Ne mutlu bize ki son zamanlarda ister önerilerimizin somut bir sonucu, ister aklın yolu birdir yaklaşımı ile bürokratların parlak fikirlerinin bir ürünü olsun memur istihdamının artması ve 100 bine yakın yeni iş olanağının kamusal alanda sağlanacağının ilan edilmesi şeçim yatırımı dahil her ne amaçla yapıldığı iddia edilirse edilsin doğru bir karardır.
Esas itibariyle 2002 yılında şimdiki Meclis Başkanımız ve o zamanki Devlet Bakanımız Mehmet Ali Şahin in Başkanlığında oluşturulan kamu personel reformu bilim heyetinde bilim adamı şapkam ile bende yer almış ve yaptığımız tespitlerden biriside kamudaki sorunların sanıldığının aksine fazla memur istihdamından değil yönetim-organizasyon, verimlilik, hizmetin kalitesi, istihdam biçimi, 657 sayılı personel rejimi, çalışma mevzuatı, hesap verilebilirlik, şeffaflık gibi alanlardan kaynaklandığı kayıt altına alınmış ve komisyon olarak AB norm ve standartlarında bir kamu personel reform çalışmasını yaparak ilgili bakanlığa teslim etmiştik. O zaman ki yaptığımız çalışmalarda da görüldü ki Avrupa Birliği ülkeleri ile mukayese edildiğinde Türkiyede memur istihdamı fazla olmadığı gibi nüfusa ve götürülmesi gereken hizmete oran ile eksiktir. Memur istihdamına karşı çıkanlar bütçeye getireceği mali yük nedeniyle klasik iktisatçılarla birlikte maliyenin uzmanlarıdır. Elbette ki bu şahıslar mali disiplin açısından ve kendi açılarından haklı gerekçeleri olsa bile günümüz küresel krizinin ortaya çıkardığı en önemli sonuç ve ekonomik ve sosyal tahribat karşısında yeterli argümanlara sahip değildirler. Ayrıca işsizliğin ve yoksulluğun ülke ekonomisini durgunluğa götürmekle birlikte toplam talebin azalmasına, satın alma gücünün ya da kabiliyetinin kaybolmasına, piyasalara tüketmeme ve gelecek korkusuyla hiçbir şey satın almama yönünde psikolojik yansımasının olduğu gerçeğini ihmal etmektedirler.
Dolayısıyla ve sonuçta Türkiye üretimden ziyade tüketimden gelen gücünü kaybetmektedir. Son kriz gösterdi ki dünyada yaşanan global kriz nedeniyle uluslar arası pazarda yaşanan tıkanıklık iç pazarın hiçbir zaman ikinci plana indirgenecek pazar olmadığını göstermiştir. Kamusal ve özel alanda yapılacak her işe almanın talep cephesine yapacağı katkı nedeniyle ülke ekonomisinin canlanmasına ve sosyal adaletin sağlanmasına neden olacaktır.
Bu anlamda geçtiğimiz ay Sayın Başbakan ile işverenler arasında yaşanan tartışmada Başbakan haklıdır. İşverenler konuyla ilgili sorumluluğu sadece hükümete ve işçinin kendisine bırakma lüksüne, kolaycılığına ve sorumsuzluğuna sahip değildir. Bugün Türkiyedeki işsizlik sorunu geçici bir durum değildir. Sorun yapısaldır ve gelinen noktada işvereninde büyük sorumluluğu vardır. Kayıt dışından beslenenleri bir kenara bırakalım, Başbakanın dediği gibi emek sömürüsü, ucuz ve güvencesiz iş gücüne dayalı sermaye birikimi sağlama ve ilerleme politikası iflas etmiştir. Çalışanın aynı zamanda üretilen mal ve hizmetlerin tüketicisi olduğu noktası unutulmuştur. Son yıllarda da yabancı sermaye yatırımlarının durması, geçmişte çokuluslu şirketlerden öğrendikleri çağdaş yönetim metodları ve nispeten yüksek yada adil ücret politikaları uygulayan büyük yerli sermayenin de üretim sektörlerinden daha zahmetsiz daha az emek kullanımı isteyen teknoloji yoğun başka yeni gelişen iş sahalarına girmesi sanayi toplumu modeline özgü tüketim gücüne sahip orta-ara kademe yönetici sınıf ve beyaz yakalıların sayısında da ciddi bir azalmaya neden olmuştur.
Her şeyden önemlisi genel ve yerel kamu otoriteleri eliyle yapılan servet dağılımı ve belirli kesimlerin zenginleştirilmesi projesinin bir parçası olarak ortaya çıkan yeni iş adamı profilinin çağdaş yönetim, üretim ve paylaşım modellerinden ve modern işletme kültürü felsefesinden yoksun, entellektüel arkaplan, temel yönetici eğitiminden ve iş etiğinden çok uzak olması maalesef ironik bir biçimde hükümet ile bu yeni sermaye sınıfını işsizlik konusunda işverenlerinde sorumluluk alması gerektiği noktasında karşı karşıya getirmiştir.
Kamu kaynaklarından beslenmeye, vermeden sürekli almaya alıştırılmış, az personel- açlık sınırının altında ücret-sınırsız mesai-çok iş mantığı ile Türkiyedeki işsizlik oranları ve Çin iş gücü piyasalarındaki insanlık dışı uygulamaları örnek gösterilerek disipline edilen bu kölelik düzenine alıştırılan ve hatta şımartılan ve bu dünyada kul hakkı almaması gerektiğini aslında çok iyi bilen bu yeni pragmatik ve pratik şark kurnazı kapitalistlerimizin! Sayın Başbakanın her işveren bir işçi alsın işsizliği azaltalım önerisine bırakınız kızmalarını, yapılan çağrının memleket ve millet için ne anlama geldiğini anlayamamış olmalarını ya da anlamazlıktan gelmelerini bile doğal karşılamak gerekir. Ekonomik büyüme ve istihdamda kalıcı istikrar için işverenin sorumluluk alması şart ama devletin zengininin her şeyi devletten beklemesine de çokta şaşırmamak lazım…