Necati Terziöz savunma sanayi, otomotiv yan sanayi alanlarında 30 yıl Makine Mühendisi olarak görev yapmış, 10 yılı aşan son dönemde ise, Ar-Ge Proje Danışmanlığı ile çok sayıda teknolojik inovasyon içeren projenin hayata geçmesini sağlamıştır.
BÖLÜM 2.
Türkiye Sanayine Son Ekonomik Krizin Etkileri
2009 Sanayi kongresinde, dünyada ve ülkemizde yaşanan büyük ekonomik kriz ve kalkınma, büyüme olgularının ortak çerçeve içinde değerlendirilmesi gerçekleştirilerek; krizde Türkiye sanayisinin durumu ve geleceği, kapsamlı biçimde ele alınmıştır.
Bu Kongrede, dünya ve ülkemizi sarsan büyük krizin ekonomik ve sosyal yaşamda açtığı derin yara ve büyük tahribat oluşturduğu; gelişmiş ülkelerin 12 trilyon doları bulan kurtarma paketleriyle bile aşmakta zorlandığı türden çok büyük bir krizle karşı karşıya olduğumuz, somut verilere dayalı açıklanarak, krizin topluma ve sanayiye etkisi tartışılmıştır.
Tek kutuplu hale gelen günümüz dünyasında, böyle bir krizin nasıl ve niçin çıktığı konusunu ekonomistlere bırakarak; bu büyük bunalımın bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, finansal alandan ziyade özellikle sanayi sektörünü çok derinden etkilemiş olduğu tespiti ile yola çıkılmıştır. ABD de 2008 üçüncü çeyreğinde ortaya çıkan ve finansal kriz diye isimlendirilen dünya krizinin, bizim ekonomimiz ve sanayimize etkisi bir çeyreklik gecikmeyle ulaşmış olduğundan; üretim daralması ve kapasite kullanımının aşırı düşmesi şeklinde, (hemen her alanda) etkisi hissettirdiği gösterilmiştir.
Bu olumsuzluklar, iç ve dış piyasalardaki talep yetersizliği ve iç/ dış ticaret hacmindeki daralmalar, özellikle 2009 yılında tüm seneye yayılan, her çeyrekte etkisi daha fazla hissedilerek devam etmiştir. En başta reel sektörde istihdam daralması ve kapasite düşüşü şeklinde temel verilere yansıyan; birçok alanda olduğu gibi, sanayide de çok hızlı gerilemeye yol açan bu büyük bunalıma, ülkemizde ekonomik kriz denilmiştir.
Şubat 2009 tarihine rastlayan bir önceki izleme ve değerlendirme platformunda, Sanayi Kongresine Doğru, Kriz ve Sanayi Sektörlerinin Durumu Sempozyumu şeklinde ele alınarak düzenlenen sempozyumda bu krizin ülkemiz açısından değerlendirmesi yapılmıştı. Bu sempozyumda, başta otomotiv, metal, makine imalatı olmak üzere, tekstil, enerji, kimya, elektrik-elektronik, tarım ve tarıma dayalı sanayi sektörlerinde yaşanılan tüm sorunlar ele alınmış ve bu olumsuzlukların temelinde yatan nedenler: üretim ve yatırımı dışlayan, yerli kaynak kullanımını önemsemeyen, üretim ve ihracatı büyük ölçüde ithalata bağımlı kılan, yüksek cari açık, yüksek dış borç ve sıcak para politikalarına dayalı olması şeklinde açıklanmıştır.
Ülkemizde kriz öncesi dönemde, toplum katmanlarının yaşam standardında hissedilen, çok olumlu bir etki yaratmadan, istatistiklere yansıyan; (bu yüzden de bazı ekonomi çevrelerinde) hormonlu büyüme diye nitelenen, bir sanal büyüme yaşandığı da bilinmektedir. Küresel piyasalardaki para hareketlerinin bir sonucu olduğu görüldüğünden, büyük ölçüde dış konjoktürel etkiye bağlı olan; ülkemizi dünyada dolaşan sıcak para için sığınacak güvenilir ve karlı bir liman haline getiren, ekonomi politikalarının sonucu olduğu artık herkes tarafından bilinir hale geldiği ifade edilmiştir.
Bu yüzden 2009 Sanayi kongresinde, Dünya Ekonomik Krizi ve Türkiye Sanayinin Yeniden Yapılanması başlığı altında konular ele alınmıştır. Sanayimiz onlarca yıldır, iktidarlara, dünya ve ülke konjonktürüne göre değişiklik göstermesine karşılık; genel olarak, IMF, Dünya Bankası, Gümrük Birliği, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü tarafından belirlenen politikalara bağlı olarak önemli dalgalanma ve krizlerin içinden geçerek ilerlemek zorunda kalmıştır. Ülkemizde reform adı altında yapılan onca düzenlemeye ve halk katmanlarından istenilen onca fedakârlığa rağmen, bir türlü krizlerden kurtulup ekonomisi, sürekli büyüyen istikrarlı bir yapıya bir türlü kavuşturulamadığı tespiti yapılmıştır.
1974–2008 arasında yaşanan sekiz adet kriz ve sürekli aşağı doğru olumsuz dalgalanma üreten sağlıksız yapı, bu tespitin en açık göstergesi olmuştur. 1960–1980 yıllarını kapsayan ithal ikameci sanayileşme döneminde planlama/kalkınma bütünlüğü oluşturulmaya çalışılırken, sanayinin teşviki, korunması, finansmanı, kalkınma hızı ve istihdam parametreleri ile başat konumda olmuş. Gümrük muafiyeti, yatırım indirimi, orta vadeli kredi verilmesi, imar kolaylıklarına yönelik teşvikler v.b. bu geride kalan dönemde söz konusu olmasına rağmen daha sonraki dönemlerde, kalkınma ve merkezi planlama parametrelerinin adım-adım yok edildiği, birçok farklı bir sürecin yaşandığı gözlemine yer verilmiştir.
24 Ocak 1980 kararları ve 1980 askeri darbesi ile başlayan bu dönemde sübvansiyonlar büyük ölçüde kaldırılmış, KİT yatırımları durdurulmuş, büyük ölçekli sanayi kuruluşları özelleştirilmiş, yatırımlarında gerileme yaşanmış, Gümrük Birliği hedefleri doğrultusunda tüm sektörlerde korumacılık asgariye indirilmiş, Türkiye sanayisi eşitsiz koşullarda küresel rekabete büyük ölçüde hazırlanmadan açılmıştır. Bu süreçte öz kaynaklardan çok ithal kaynaklar girdi olarak kullanılmış, küresel güçlerin dayattığı iş bölümü ile fason üretim ve taşeronlaşma egemen kılınmış, kaynak tahsisini sadece iç ve dış piyasalara ve borçlanmaya havale eden bir sanayi modeline geçildiği ifade edilmiştir.
Ara malı ve yatırım malları üretiminde ve teknolojide dışa bağımlılığı esas alan bu modelle sanayi ucuz işgücü kullanımıyla yoğunlaşmış; düşük maliyet, düşük katma değer ve düşük teknolojili üretim ve ihracat yapısallaşmış, ihracat girdileri ile ithalata bağımlı kılındığının altı çizilmiş. Bu politikada uzun vadeli sanayileşme stratejisi unsurları bulunmadığı için, hedef olarak ortaya konan temel refah göstergelerinde zaman-zaman durma ve gerileme yaşanmıştır. Belirli bir refah seviyesinin tutturulması, sektörel önceliklerin başarıyla gerçekleştirilmesi, bölgesel dengesizliklerin giderilmesi, işsizlik sorununun çözülmesi gibi temel hedefler bir tarafa bırakıldığı için bugün sanayi sektörü istihdam sıralamasında, hizmet ve tarımdan sonra gelmekte ve yıllardır sanayi istihdamı % 20yi ancak bulmaktadır, denilmektedir.
Ülkeye gelen yabancı ve doğrudan sermaye yatırımları özelleştirmeye, finansman ve sigortacılık sektörlerine yönelmiş, böylece imalat sanayinin yeni yatırımlarına herhangi bir kaynak ayrılmamıştır. İç pazar, ithal mallar lehine genişletilmiş ve dışa bağımlılık perçinlenmiştir. Dokuzuncu Kalkınma Planı, ABye bütünleşme süreciyle sanayinin taşeronlaşmasının bir belgesi niteliğindedir. Plan yapamayan Türkiye başkalarının planına teslim olmuş, küresel ekonominin insafına ve kaderine terk edildiği, bu kongrede ileri sürülmüştür.
Ülke politikalarında sanayi ikinci plana itilerek hizmet ve finans sektörlerinin desteklenmesi sonucu imalat sanayi yatırımlarının toplam yatırımlar içerisindeki payında ciddi düşüşler olmuş, bu pay 1980 yılında yüzde 28,5 düzeyindeyken günümüzde yüzde 14lere kadar gerilemiştir. Aynı dönemde sanayide yatırım yoğunluğunda yüzde 32 düzeyinden yüzde 10lar seviyesine varan bir düşüş söz konusudur.
Kriz süreci ve sonrasında, krizi fırsata dönüştürebilen ülkelerde, ekonominin tüm sektörleri yeniden planlanması, yeni paradigmalar ve yaklaşımlar sayesinde olabileceği öngörülmüş. 2009 Sanayi Kongresinin, Türkiye açısından böylesi hayati bir misyonla somutlaştırma sorumluluğunu üstlendiği anlaşılmaktadır.
Diğer bir acı gerçeğimiz de onca kaynak israfına rağmen, bölgeler arası eşitsizlik açısının giderek çok daha büyümüş, uçurum halini almış olmasıdır. 2008de Marmara ve Ege Bölgeleri sanayi katma değerinin yüzde 75ini yaratırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri yalnızca yüzde 2,5 ile yetinmek zorunda kalmıştır. Bu konuda, Bölge Kalkınma Ajansları üzerinden uluslararası sermayenin güdümüne havale edilmiştir. Bugünkü bölgesel ekonomik, politik ve sosyal tablonun bu gerçeklerle doğrudan ilişkili olduğu tespiti, kongre sonrası yayınlanan raporda yer almıştır.
Mayıs sayımızda 3. bölüm yayınlanacaktır.
Not: Çözüm önerileri, Bölüm 3dedir.