Yaklaşık son bir kaç yıldır dünyanın iyi üniversiteleri ve gerçek bilim adamları global ekonomiye yön verecek ve başta ileri ekonomiler olmak üzere yeni gelişen ekonomiler ve gelişmekte olan ülkelerin küresel krizden en az hasarla çıkarak, toparlanması ve yeni bir ekonomik modelin reçetesi üzerinden mesafe almaları için kamusal yani topluma fayda sağlama yönünde uyarıcı ve yol gösterici görevlerini yapmaktadırlar.
Bu üniversiteler ve bilim üreten bilim adamları 2000li yılların sonları ve sonrasında yeni bir ekonomik gelişim, girişim, yatırım, büyüme ve istihdam için gerekli olan kapital ve insan sermayesi birikim modeline ihtiyaç olduğunu, bu modelin itici gücünün ve merkezinin bizzat üniversitelerin kendisi, bilim kadrosu ve yetiştirdiği küresel işgücü olacağını söylemektedirler.
Burada üniversitelerin iki temel misyonu ön plana çıkmıştır:
1) Bilim tabanlı teknoloji üretmek, sektörlere teknoloji transferi sağlamak suretiyle ürün gelişimine katkı koymak , innovasyon, buluşcu düşünce ve marka ya odaklanarak ekonominin büyümesi ve istihdam artışında doğrudan sorumluluk almak,
2) Yeni çağın yeni ekonomik düzenin talep ettiği bilgi ekonomisi, bilgiye, teknolojiye, yeteneğe, sanata, yaratıcı düşünceye dayalı yeni iş alanlarının ve küresel işgücü piyasalarının ve aynı zamanda bilgi bazlı toplumsal dönüşümün talep ettiği formatta yeni çalışan sınıfın (ki bunlar THE NEW CREATIVE CLASS olarak tanımlanmaktadır) yetiştirilmesi ve eğitilmesidir.
SUBCONTURKEYin şubat sayısındaki yazımızda yeni kapitalist gelişim modeli olarak bilim ve teknoloji tabanlı sermaye stoku (the accumulation of capital) , teknoloji transferi ve dijital devrime bağlı global rekabet avantajı ile yeni üretim ve güç ilişkilerini teorik zeminde çözümlemiştik. Bu seferde bilim ve teknolojideki baş döndürücü ve durmayan ilerlemenin diğer tamamlayıcı saç ayağını oluşturan ve özünde entelektüel sermayeye yatırımını ifade eden sonuçları itibariyle de yeni gelişen yaratıcı sektörlerde çalışacak yeni çalışan sınıfı tanımlamak suretiyle yeni ekonominin şifrelerini de bütünüyle açıklamış ve resmin bütününü görmüş olacağız.
Esas itibariyle, yeni küresel işgücü ne geleneksel tarım işçisine ya da bizim feodal sistemdeki ırgatlara, ne sanayi devriminin işçi sınıfına, ne Taylorist uzmanlaşmaya dayalı iş bölümüne (the division of labour), ne post-modern dönemin çok fonksiyonel esnek işgücüne benzememekte ve kendi orijinal sınıfını yaratmaya aday gözükmektedir.
Yaratıcı çalışan profilinin kapsamına bilim adamları, bilgisayarcılar, yazılımcılar, grafikçiler, matematikçiler, mimar-mühendisler, sağlık ve yaşama dair yeni meslekler, psikologlar, mesleki eğitim uzmanları, kütüphaneciler, senaristler, eğlence, sanat, dizayn, tasarım, spor, medya, yönetim bilimi, finans, satış yöneticileri, gıda ve gıda servisi işleri, laboratuar teknisyenleri, genetikçiler, çevreciler vb. Listeyi uzatmak mümkün olmasına rağmen bunları aynı kategoriye koyan ve sınıfsal bir ayrıma tabii tutan ortak özellikleri üniversite eğitimi almış olmaları, bilgiye, teknolojiye, enformasyon teknolojileri, iletişim ve dijital algıya ve diline hakim olmaları, innovasyona ve yaratıcı düşünceye sahip olmaları, keşifçi, buluşcu ve analitik zekaları ile yeni bir üretim ve tüketim kültürünü temsil etmeleridir.
Bugün itibariyle baktığımızda Amerikada bu yeni yaratıcı bilgiye dayalı sınıfın oranı toplam işgücünün üçte birine tekabül etmekte, Avrupada ise geldiği nokta %25-30 a ulaşmıştır. Japonyada %40 lar, özellikle İskandinavyada toplam işgücünün yarısından fazlasını oluşturmaya başlamıştır. Yeni gelişen ekonomilerde (Çin, Hindistan, Brezilya, Malezya, Rusya vb) ülkelerde de bu sınıfın yükselişte olduğu gözlemlenmektedir. Bu yeni sınıf yeni bir yaşam biçimi, örgütlenme modelini ve kent kültürünü beraberinde getirmektedir. Genelde araştırma üniversitelerinin, sanat ve tasarım merkezlerinin, ileri teknoloji ve innovasyon çalışma olanaklarının ve kurumlarının bulunduğu bu organize şehirlerde boş zaman, sağlık, spor, yeşil alan mekanları ile eğlence aktivitelerinin bu yeni yaratıcı ekonomiyi tamamlar nitelikte geliştiği bilinmektedir. Bostonnın yüksek teknolojideki mucizevi ilerlemesinin arkasındaki MIT üniversitesini ve Silicon Valley in gelişiminde Stanford Üniversitesinin rolünü bu çerçevede görmek ve değerlendirmek gerekmektedir.
Üniversiteler ile birlikte ileri teknoloji ve yaratıcı beyinlerin ön plana çıktığı bu yeni ekonomik modelin üç önemli çıktısı vardır; a) teknoloji üretebilmek b) işgücü pazarında yetenek (talent) düzeyinin artması (Bir çok ülke için beyin göçünün sağlanması anlamına geliyor) c) Toleranslı insan-huzur toplumuna geçiş (entelektüel derinliği olan, kültürlü, çevreci, açık ve ileri düşünce sistemetiğine sahip, sanatla tanışmış duygu yüklü, saygılı- okumuş çocuk profili).
Peki şimdi soruyorum Türkiye olarak biz bu modelin neresindeyiz? Yeni ekonomiyi şekillendiren bilim ve teknolojinin Türkiyede durumu nedir? Düşük ücret ve emek sömürüsüne dayalı sermaye birikim ve üretim modelinin yeni ekonomide yeri olmadığına göre? Bilgi ve ileri teknoloji satın almak için sürekli borçlanmanızın artık sürdürülebilir rasyonel bir işletme politikası olmaması gerektiğinden ve sermaye stokunuzu ancak yaratıcı ekonomi , yaratıcı çalışan, innovasyon ve Ar-Ge çalışmalarına yoğunlaşarak gerçekleştireceğinizden dolayı acaba iş dünyası olarak yeni bir gündem üzerinde mesafe almanızın zamanı gelmedi mi?
Bu ülkenin anlı şanlı üniversiteleri ve ideoloji ve siyaset konuştuğu zaman mangalda kül bırakmayan, çok kızdıkları bu ülkenin merkez bankasından kimseyle rekabet etmelerine ya da bilim üretmelerine gerek kalmadan maaş alan köşe yazarı medyatik hocalarımız neden konu bilim, teknoloji, innovasyon, üretim olunca susuyorsunuz? Bu yeni sınıfı temsil ve istihdam edecek olan siz yöneticiler bu yeni ekonomik düzeni yönetmek için yeterli bilgi ve teknoloji altyapısına sahip olduğunuzu düşünüyor musunuz? Yoksa çoğunuzun yaptığı gibi tek takıntınız ve tasanız olan yüksek ücretinize, kaybetmekten çok korktuğunuz sürekli birileriyle yarıştırdığınız marka aksesuarlarınıza, gösteriş alışkanlığınıza ve şirketinizin size hangi model araba tahsis ettiğine ,diğer şirketlerdekilerin ne ye bindiğine İstinye Park dedikoduları düzeyinde kafa yormaya devam mı ediyorsunuz? Ya siz patronlar, üst düzey yöneticiler, CEOlar her krizde topu taça atıp suçu hükümete, faturayı da işçiye kesen sizler bu yeni ekonomiye hazır mısınız? Üniversitelerden bilgi ve teknoloji transferi talep ediyor musunuz? Ya diğer kesimlerin ileri teknoloji, yaratıcı ekonomi ve toleranslı toplum projesi karşısındaki durumlarını yada her hangi bir çalışmalarını sormaya gerek var mı? Mesela siyasete, mesela bürokrasiye daha da üzücüsü işçi-işveren sendikalarına, sivil toplum örgütlerine, menfaat organizasyonlarına ve diğer ümmilere!…sizce sormaya gerek var mı? Yazık çok yazık bu çağı da ıskaladık…