Her şeyden önce bütün uluslararası tertiplere rağmen büyük bir galibiyet elde ederek Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Başbakan Mağusalı hemşehrim Dr. Derviş EROĞLU nu candan kutluyorum.
Bu seçimin; gerek 1950lı yıllardan başlayarak yapılan Kıbrıs Türk Cemaati Lideri, Kıbrıs Cumhuriyeti Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı ve gerekse de 1983ten itibaren yapılan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri içinde apayrı bir yeri ve çok çarpıcı mesajları vardır. Öncelikle KKTC GSMHnın % 80i T.C. Devleti hazinesinden karşılanmaktadır. Ayrıca KKTCnin güvenliği de Türk Ordusu tarafından tesis edilmektedir. Uluslararası İlişkiler disiplinin temel paradigmalarından biri Borç alan emir alır sloganı ile sembolize edilen ekonomik ve askeri bakımdan zayıf bir ülkeye yardım eden ona mali destek ve askeri teçhizat sağlayan güçlü bir ülkenin zayıf devleti Hegemonyası na almasıdır. Bununla kastedilen güçlü ülkenin kendi milli menfaatleri doğrultusunda ekonomik ve askeri bakımdan yardım ettiği zayıf devlete çeşitli koşullarını empoze etmesi ve hatta dikte ettirmesidir.
Özellikle soğuk savaş yıllarında iki kutuplu dünyada batı bloğunun lideri ABD sözde yardım ettiği ülkeleri hegemonyası altına alarak o ülkelerin ulusal çıkarlarına aykırı olan kendi siyasi-askeri ve ekonomik politikalarını yardımı kesme şantajı ile dikte ettirmiştir. Soğuk savaşın öbür cephesinin lideri ve o zamanki sahte ismiyle SSCB ise çok daha sert ve acımasız bir politika uygulayarak ABD gibi sadece şantaj ve tehdide başvurmakla kalmayıp, kendi isteklerini kabul etmeyen doğu bloğu ülkelerine karşı askeri gücünü kullanmıştır. Bu dış politika aksiyonunu da Brejnev Doktrini adı altında güya meşrulaştırmış. 1953te Doğu Almanyayı, 1956da Macaristanı, 1968te Çekoslovakyayı, 1979da Afganistanı ve 1980de Polonyayı tankları ile ezmiştir.
Soğuk savaş bitmiş olmasına rağmen bugün de güçlü devletlerin zayıf devletleri himaye etme ya da yardım etme bahanesiyle onların üzerinde hegemonya kurma eylemleri şekil değiştirerek devam etmektedir. Artık hard power (sert güç) yani askeri gücün yerini dünyada soft power (yumuşak güç ) olarak adlandırılan ekonomik gelişmişlik seviyesi, bilgi ve teknolojik ilerleme düzeyi, refah-zenginlik-adaletli gelir dağılımı-iç güvenlik sorunlarının olmaması-istikrarlı bir demokratik rejim-yüksek eğitim seviyesi gibi parametreler almıştır. Soft Powerın en belirgin göstergesi ekonomik bakımdan gelişmişlik ve zenginliktir. Bu minvalde örgütsel bazda Avrupa Birliği (AB), devletsel bazda ise Almanya, Japonya ve bazı petrol zengini Ortadoğu ve körfez ülkeleri bu yumuşak güçlerini kullanarak (yani ekonomik ve mali yardımlar yaparak kendileri bakımdan stratejik önemi olan güçsüz ülkeleri hegemonyalarına alarak) onlara kendi politikalarını empoze ettirmektedirler. Zengin ülkelerden hibe-kredi veya know-how şeklinde mali-ekonomik ve teknolojik yardım alan ülkeler ise daha sonra yardım aldıkları ülkelerden sürekli emir ve talimat alır duruma gelmektedirler.
Uluslararası İlişkiler disiplininin bu öğretisini KKTC örneğine uyguladığımızda; Türkiyenin 1955lerden sonra dolaylı 1974ten itibaren ise doğrudan Kıbrıstaki gelişmelere ve seçimlere müdahale ettiğini ve milli politikalarına uygun yönetimlerin Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) ve KKTCde işbaşına gelmesine neden olduğunu izlemekteyiz. Türkiyenin milli menfaatleri ile Rumlar tarafından katledilip-yok edilmek istenen Kıbrıslı Türklerin menfaatleri aynı paralelde olduğu için Türkiyenin bu yönlendirmesi Kıbrıs Türk Toplumu üzerinde hiçbir reaksiyon ve tepkiye neden olmamaktadır. Aksine büyük bir memnuniyet ile karşılanmaktadır. Çünkü Kıbrıslı Türkler çok iyi bilmektedirler ki eğer adadan Türk Askeri çekilirse Kıbrıs Girit gibi olacaktır. Dahası, adada çok kısa bir süre zarfında hiçbir Türk kalmayacaktır. Ya katliama uğrayacaklar ya da mecburi göçe zorlanacaklardır. O bakımdan ABD, o zamanki sahte adıyla SSCB bugünkü Rusya ve ABnin 3. Ülkelere yaptıkları yardım sonucu o ülkelere zorla empoze ettirdikleri politikalar o ülkelerin halkaları tarafından büyük bir tepki ve kızgınlıkla karşılanırken, Türkiyenin Kıbrısta uyguladığı politikalar Kıbrıs Türkleri tarafından büyük istek ve arzu ile gönüllü olarak desteklenmekte ve benimsenmektedir. Bu kapsamda Türk Dünyasının efsane liderlerinden büyük devlet adamı Sayın Rauf DENKTAŞ defalarca ezici bir çoğunlukla Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak AKPnin 2002 sonunda iktidara gelmesiyle Türkiyenin Kıbrıs davasında değişiklikler olmuş ve milli menfaatlerin savunulması prensibinden vazgeçilerek uluslararası ilişkiler literatüründe ver-kurtul diye özetlenen tavizkar bir politika izlenmeye başlamıştır. Bunu da çözüm yanlısı politikalar diye adlandırarak halka benimsetmek istemiştir. Bu tavizkar dış politika sadece Kıbrıs milli davasında değil, Kürt, Ermeni, Patrikhane, ruhban okulunun açılması ve azınlık vakıflarının mal varlıkları sorunları gibi diğer bütün milli menfaatlerimizle doğrudan ilgili konularda da tezahür etmiştir. Açılım adı altında uygulamaya konulmaya çalışılan bu ulusal ve uluslararası politika aksiyonları bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve egemenliğimizi tehdit edecek hale gelmiştir. İç siyasette hükümetle muhalefet, akademik çevreler, TSK ve yüksek yargının arasını açmış, toplumu kamplara bölmüştür. Esasen hükümetin dış politikada bu kadar tavizkar bir politika izlemesinin temelinde ABD ve ABye diyet ödemesinin yattığı ve bu diyet borcu nedeniyle ABD ve ABden gelen milli menfaatlerimize çok aykırı taleplere hükümetimizin karşı çıkamadığı kamuoyunda değerlendirilmektedir. Bu tavizkar dış politika çerçevesinde AKP hükümeti 2004teki Annan Planının referandumla onaylanması sürecinde Sayın Denktaş ve Kıbrıs Türk toplumu üzerinde büyük bir baskı uygulamıştır. Bu amaçla Annan Planının kabul edilmesini empoze etmiş dahası aksi bir durumda Türkiyeden yavru vatan KKTCye gönderilen mali yardımların durdurulacağı yönünde tehditkâr bir tutum takınmıştır. Plana bu yüzden Kıbrıs Türkleri Kerhen % 65 oranla evet demek zorunda kalmışlar, Allahtan Rumlar % 80 oranla hayır diyerek Kıbrısın tamamen elimizden çıkmasını önlemişlerdir.
2005 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rumlarla birleşme taraflısı, sosyalist görüşlü Mehmet Ali TALATı vatansever ve Türk milliyetçisi Rauf DENKTAŞ a karşı destekleyen AKP hükümeti ver-kurtul politikasının Kıbrıs taki uzantısı Sayın Talatı Cumhurbaşkanı seçtirtmiştir.
Ancak ABnin Kıbrıslı Türklere verdiği hiçbir sözü tutmaması yani KKTCye doğrudan uçuşları başlatmaması, doğrudan ticaret tüzüğünü uygulamaya koymaması, vaat edilen mali yardımları GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi)nin denetimine bırakması, KKTC üzerindeki ticari-kültürel ve sportif ambargoları kaldırmaması sonucu Kıbrıs Türk toplumunda büyük bir hayal kırıklığı ve aldatılmışlık duygusu hakim olmuştur. Bu duygu 2009 Nisan genel seçimlerine yansımış ve Kıbrıs Türkleri GKRY ile birleşme yanlısı Cumhurbaşkanı Talatın eski partisi Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) yerine bağımsız, egemen ve özgür bir KKTCden yana olan Dr. Derviş EROĞLUnun liderliğindeki Ulusal Birlik Partisini (UBP) 5 yıl aradan sonra yeniden iktidar yapmıştır. Ancak gerek Talat gerek Rum lider Hıristofyas gerekse de AKP hükümeti Kıbrıslı Türklerin bu uyarısını algılayamamışlar ya da anlamak istememişlerdir. Ve Müzakereci olarak Talat, Rum lider Hıristofyasla Eylül 2008de başlayan görüşmeleri inat ve aşırı bir iyimserlikle sürdürmüştür. Hâlbuki yapılan kamuoyu yoklamaları Rumların ancak %30nun Türklerle birlikte yaşamak arzusunda olduğunu %70inin ise Türklerle tekrar birleşmeyi kesinlikle istemediklerini ortaya koymuştur. Sayın Talat bu anket sonuçlarını bile bile adanın tekrardan birleştirilmesi umudunu hiç kaybetmemiş hatta daha da ileri giderek Başkanı olduğu KKTCnin ilan edildiği gün üzüntüden hüngür hüngür ağladığını beyan etmiştir. Adanın tekrar rum egemenliği altındaki sözde Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında birleştirilmesi için görünüşte Türk ve Rum toplum liderleri Sayın Talat ve Sayın Hıristofyas 71 kez buluşmuşlar ve anlaşmazlık konularını sözde çözmeye çalışmışlardır. Bu müzakere sürecinde AB, BM ve Türkiye sürekli Talatı desteklemişler ve soruna yapıcı tutumlarından ötürü cesaretlendirmişlerdir. Ancak anlaşma yanlısı olmayan ve Kıbrıslı Türkleri egemen ve eşit ortak olarak değil de azınlık olarak Kıbrıs Cumhuriyeti hegemonyası altına almak isteyen Rumlar sözde müzakereleri sürdürüp dünyaya karşı anlaşıyoruz mesajını vermeye devam etmişlerdir. Bu süreçte de AKP hükümetinin baskısı ve Talatın tercihleri doğrultusunda Kıbrıslı Türklerin egemenlik ve bağımsızlık haklarından feragat edip Rumlara teslim olacaklarını hesaplamışlardır.
18 Nisan 2010 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon adaya gelip Talatla görüşmüş, Ankara hükümeti Sayın Eroğlunun partisinden eski genel başkan ve Dışişleri ve Savunma Bakanı Tahsin ERTUĞRULOĞLUnu Ankaraya çağırıp aday olmaya ve sağ oyları bölmeye zorlamıştır. Rumlar da sözde anlaşıyoruz havası yaymış ve Sayın Talatın yeniden seçilmesi için seçmenler üzerindeki popülaritesini arttırmaya büyük gayret göstermişlerdir.
Ancak Kıbrıslı Türkler Ankaranın empozelerine direnmişler, AKP hükümetinin sağ oyları bölüp sosyalist Talatın aradan sıyrılması tuzağına düşmemişler ve ilk turda Türk milliyetçisi Başbakan ve UBP Genel Başkanı Sayın Dr. Derviş EROĞLUyu KKTCNİN 3. Cumhurbaşkanı olarak seçmişlerdir. Bu sonuç hem Türkiyenin resmi konumunun dışında tavizkar dış ve iç politikaları değişim ve açılım şekeri içinde halka sunmaya hazırlanan mevcut AKP hükümetine bir cevaptır, hem de sözlerini tutmayan AB ye güçlü bir mesajdır.
Bu sonuçla, Kıbrıs Türkleri kesinlikle azınlık olarak başka bir devlete yamanmayı kabul etmeyip; bağımsız, egemen ve özgür devletlerinde yaşamayı tercih ettiklerini bütün dünyaya ilan etmişlerdir.