İnsanoğlu ilginç bir canlı. Aslında eşref-i mahlûkat yani canlıların en şereflisi. Ama günümüzde kendisine ve soyuna karşı yoğun bir kıyım içinde ve insani duruş giderek bozuluyor. Neden acaba hiç düşündünüz mü? Bu yazımızda bu önemli sorunun cevabını aramaya çalışacağız hep birlikte. Ama öncelikle günümüz insanının içinde bulunduğu ruh durumunu anlamaya yönelik sorularımızı çoğaltalım.
Acaba günümüz dünya insanı neden yoğun bir umutsuzluk içinde ve kendi içine giderek daha fazla çekiliyor? Evliliklerdeki boşanma oranları, intihar oranları, günlük kişisel kavgalardan, devletler arasındaki geçimsizlik ve savaşlara kadar neden insanlar birbirlerine saldırıyorlar? Aile içindeki şiddet niçin giderek tırmanıyor? Kısa bir süre önce 16 yaşında ömrünün baharında bir genç kızımız, annesini ayaklarından bağlayarak, çarşafla boğuyor sonra da arkadaşlarını eve davet ederek parti düzenliyor. Ve maalesef aile yapısının güçlü olduğunu söyleye geldiğimiz ülkemizde bunlar münferit olaylar olmaktan da çıktı. Niçin beş şeritli yolu paylaşamıyor da iki sürücü yolları birbirine dar edebiliyorlar?
Niçin iki ordunun düzenli çatışmaları yerini masum çocuklara, kadınlara, yaşlılara yönelen kıyıma bıraktı bu yaşlı dünyamızda?
Bütün bu sorulara verilecek çok yönlü cevaplar var. Bir tarafında gelişmişlik diğer yanında siyasi beklentiler, eğitim ile ilgili gerekçeler vardır. Biz bu gerekçelerin içinde çok önemli yer tuttuğuna inandığımız günümüz insanının psikolojisine özellikle gönül dünyasındaki erimeye odaklanacağız. Zira bize göre günümüz insanının yaşadığı sorunların kökeninde esasen insanın kendisini ifade edememesi ve gönül dünyasında yaşadığı sorunlar yer almaktadır. Öyle ki günümüz insanı bir yandan hızlı bilgi artışı, öbür yandan yoğun teknoloji, topraktan uzak yüksek yapılarda yaşama, medya bombardımanının etkisi, aile içine hatta ceplere kadar giren yasaklı yayınlarla iç içe. Herkes geldiği arka plandan yani doğal olmaktan alabildiğine uzaklaşıyor. Yapaylık denizinde, göstermelik hayatların ışıltısına kapıldık adeta. Hem ışıltılı hem de içleri boş bu yapay dünyaların. Reklama, satışa ve en önemlisi salt maddi değerlere odaklanmış bir dünyada insanoğlu sosyal yönünü, duygusal yönünü geliştiremiyor, kendisini ifade edemiyor, yabancılaşıyor ve her geçen gün şiddete daha fazla başvuruyor. Ruhsal açlık günden güne birikiyor. Oysa ki insan maddi yani fiziki varlığı kadar ruh varlığı ile de vardır. Ve hatta ruh tarafının tatmin olması çok daha önemli ve gereklidir.
Özellikle gelişmiş batı toplumlarında insan ilişkilerinin giderek sıradan hale gelmesi ve hatta yok olması söz konusudur. Genç nüfus azalırken bu ülkeler adeta bir yaşlılar kulübüne dönüyorlar. Herkesin bireysel maddi yaşamı en üst seviyelerde belki ama en küçük insani ilişkilere, etkileşimlere, sohbetlere hasret ölüyorlar. Öyle ki Amerika’nın bazı eyaletlerindeki yerel yönetimler, çevredeki yaşlılara düzenli ziyaretler ile sohbet programları düzenliyorlar. Gelişmiş batı toplumunun ailesi açılmayan kapılardan, yüz yüze gelinmeyen etkileşimlerden, kendisini ifade edememekten kısacası insani özelliklerini sergileyememekten şikayetçi ve mutsuz.
Nasıl şikayetçi olmasın ki? Bakın mutlu insan kimdir? Kendisini varlıklar dünyasında konumlandırmış, kendi iç barışını sağlamış, kendisi ile diğer eşya ve canlılar arasında arzu edilen doğrudan bir iletişim kurmuş, öz olarak kendisini olduğu gibi sergileyebilen, yaşayabilen insandır. Günümüz insanı işte bundan yani kendisini olduğu gibi sergileyememekten muzdarip. Yani bizim varlığımız, duruşumuz, geldiğimiz arka plan, geleneğimiz, kültürümüzün gitmemizi arzu ettiği yer ile çevremizde olup bitenler, medyanın etkisi, reklamlar, çeşitli siyasi kaygılar ve benzerinin gitmemizi arzu ettiği yer farklı. Daha doğru bir ifade ile günümüz insanının bir insan olmaktan, kendisi olmaktan kaynaklanan doğal yapısı, duruşu, yönelimleri ile kendisinden beklenen duruş ve yönelimler arasındaki açı farkı giderek büyüyor. Daha da önemlisi kendimizle, olması beklenen biz arasındaki fark açılıyor. İşte bu fark açıldıkça insan kendisinden de uzaklaşıyor. Diğer bir ifade ile günümüz insanının kendisini ifade ettiği hemen her kanal doğal olmaktan çıkıp yapay hale geldikçe kişi de kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Bir yanda kendi öz, doğal ve ihtiyaç duyduğu, oynamak istediği rol. Diğer yanda kendisinden oynaması beklenen rol. İşte bu iki rol arasındaki gel-gitler insanı kendisinden uzaklaştırıyor. Hayatta mutlu olduğumuz, doğal hissettiğimiz davranışlarımızdan uzaklaşıp yapay davranışlar denizinde yol aldıkça iç barışımız bozuluyor. Çünkü, kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz. Dolayısıyla günümüz insanı gerçek hayati fonksiyonları durmuş, makinelere dayalı yapay bir yaşantı sürüyor gibi.
Çözüm tabi ki doğal olmak, kendimiz gibi olmak, aşırılıklar içermeden, bireysel kültür ve geleneğimize yabancılaşmamaktır. Günümüzün yüksek teknolojisi ve bilgi düzeyini hayatımıza yarayan yönüyle takip edecek, alacak ve kullanacağız. Bu anlamda değişime en açık, kişisel gelişimi hiç ihmal etmeyeceğiz. Ama en az bu kadar da geleneğimize, kültürümüze daha da önemlisi bizi biz yapan değerlerimize uzaklaşmayacak, yabancı kalmayacağız. Metropollerdeki hayatı, kopup geldiğimiz küçük köylerin, kasabaların, şehirlerin yerel insani değerleri ile bezeyebilmemiz, gerekliliğin de ötesinde zorunlu. Basit gibi görünse de komşuluk ilişkilerinin canlı tutulmasından, dost meclislerindeki sohbetlerin sürdürülmesine, yaşlıların baş tacı edilmesine, karşılık beklemeden birilerine bir şeyler verilmesine ve tabi ki en önemlisi çocuklarımıza örnek olacak bir yaşam tarzı içinde olmamıza kadar bir çok toplumsal davranış geleneğimiz, aslında bizi öz hayatımıza bağlayan değerlerdir. Bu değerler gerçek hayattan kopup, ışıltılı boş dünyanın yapaylığında kaybolmamızı önleyecektir. Yapay dünyanın bütün hayatı derinden etkileyen dalgalarına inat, ümit, sabır ve yüksek bir arzu ile daha da çok “insan” olmanın gayretine ihtiyacımız var. Nitekim iki dudağın arasına sıkışıp kalmayan gönüllere de inen söylemler, sürekli olarak yeniden inşa, hareket ve yapılanma hali, kuvvetli bir inanç dinamiği, daha da önemlisi benliğe yönelen faydadan önce başkalarına bir katma değer üretme aşkı ve heyecanı gerek kendimizden uzaklaşmamak gerekse mutlu olmak için önemlidir. Belirleyicisi olmadan doğduğumuz yine belirleyicisi olmadığımız günün birinde ayrıldığımız bu üç günlük dünyadaki hayatımızda insanlara katma değer ürettikçe insani duruşumuzu da koruyabiliriz.
Dünya sahnesindeki rolümüzü bir anne, bir baba, çalışan, yönetici, tüccar, siyasetçi ve benzeri olarak en iyi, en verimli ve yaralı biçimde oynama gayreti gerekli. Bütün hücrelerimizin eşlik etmesi gereken bu gayret, koşullar ne olursa olsun temel insani duruştan uzaklaşmamızı önleyecek, kendimizi insani olmayan yollarla ifade etme ihtiyacını hissettirmeyecektir.