Türkiye, bazı tarihsel nedenlerin sonucu olarak, sanayi devrimi yaşayamamış ve sanayileşme sürecine, sonradan katılan ülkelerden biri olmuştur. Ülkemizde sanayileşmeye başlangıçta devlet öncülük etti. Ancak, kısa süre sonra, özel sektör de sanayileşmede devletin yanı başında yürümeye başladı. 1950lerle birlikte sanayi odalarının kurulmaya başlaması, ki İstanbul Sanayi Odası da 1952 yılında kurulmuştur, sanayide, özel sektörün varlığını hissettirmeye başladığının işaretidir. Bu dönemden itibaren, özel sektör, sanayileşmede, devletin yanı başında koşmaya başlamış ve bir süre sonra da öne geçmiştir. Alt yapının, yolun, suyun, elektriğin, son derece kısıtlı, işgücünün eğitimsiz, alım gücünün düşük olduğu bir ekonomide, küçük atölyelerde işe başlayan ilk kuşak sanayicilerimiz, zorluklara rağmen, yılmadan, yola devam etmişler, sanayileşmeyi hayalden gerçeğe dönüştürmüşlerdir. 1950 ve 60lar boyunca devam eden dışa kapalı ve korumacı ekonomik koşullar bu mücadeleyi belli ölçülerde desteklemiştir. Ancak, 1970lerin sonlarına doğru dışa açılma kaçınılmaz hale gelmiş ve 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye ekonomisinde yeni bir dönem başlamıştır. Türkiyenin dışa açık ve ihracata dönük ekonomik modeli benimsemesiyle Türk sanayinin dışa açılma deneyimi de başlamıştır. Türk sanayi bu sınavla birlikte, 1996 yılında başlayan ve sanayimiz açısından bir başka dönüm noktası olan AB ile Gümrük Birliği sınavından da başarıyla çıkmıştır.
Dışa açılmanın başladığı 1980 yılında Türkiyenin toplam ihracatı sadece 2.8 milyar dolardı ve bu miktarın yalnızca %35i sanayi ürünlerinden oluşuyordu. 2001 sonrasında ihracatımızda büyük bir atılım gerçekleşti ve 2002de 36 milyar dolar olan ihracatımız 2008 yılında 132 milyar dolara ulaştı. Daha da önemlisi, ihracatımızın %95inden fazlası sanayi mamullerinden oluşmaktadır. Bunun çok önemli bir başarı olduğu tartışmasızdır. Ancak, küresel krizin olumsuz etkilerinin görüldüğü 2009da ihracatımıza yılı 102,2 milyar dolar ile tamamlamıştır. Esasen, sanayileşme sürecine Avrupadan çok sonra katılmamıza rağmen, Cumhuriyet dönemindeki sanayileşmeyi tümüyle bir başarı olarak kabul etmek sanırız yanlış olmayacaktır. Bugünden, geçmişe dönüp baktığımızda, sanayide nereden nereye geldiğimiz çok daha iyi görülmektedir. Türk sanayi adeta yoktan var edilmiştir. Toplu iğne bile üretemeyen bir ülke bugün, dünyanın dört bir tarafına, sanayi mamulleri ihraç etmektedir. İstatistikler de sanayimizi en başarılı sektör olarak göstermektedir. 1923-2008 arasında reel olarak tarım sektörü 10 kat, hizmetler sektörü 70 kat büyürken, sanayi sektörü tam 192 kat büyümüştür. Dolayısıyla, Türkiyenin bugün geldiği noktaya ulaşmasında en büyük katkı sanayi sektöründen gelmiştir. Türkiye ekonomisinde, ilk defa 1982 yılında sanayi sektörünün ekonomideki payı tarım sektörünün önüne geçmiş ve 1982 yılından itibaren ekonominin ana sektörü, sanayi sektörü olmuştur.
Türkiye ekonomisinde bir dönüm noktası olan 2001 krizinde ise, sanayimiz büyük yara almış, ancak, ihracata yönelerek, yaralarını sarmayı, hem kendisi hem de ekonomi için çıkış yaratmayı başarmıştır. Sanayimizdeki üretim artışı 2006ya kadar yüksek bir ivme ile devam etmiş, ancak sonrasında, TLdeki aşırı değerliliğin yanı sıra, sanayiyi ve rekabet gücünü destekleyecek yapısal reformların gerçekleştirilmemesi sanayimizin rekabet gücünün zayıflamasına ve direnci azalmış bir şekilde küresel krize yakalanmasına yol açmıştır. Ancak, krizlere, zorluklara, rekabet gücü ile ilgili sıkıntılara rağmen, Türk sanayi son 25 yılda, dünya pazarları için üretim yapmakta önemli deneyim ve başarı sağlamıştır. Türkiye ekonomisinde büyümenin lokomotifi sanayidir, ancak veriler lokomotifin gücünün giderek zayıfladığına işaret etmektedir. 1998 yılında cari fiyatlarla sanayi sektörünün GSYİH içinde %26,8 olan payı, on yıl sonra 2008de %19,8e, 2009da ise %18,9a gerilemiştir. Onbir yıl gibi kısa bir sürede sanayinin ekonomideki ağırlığının bu kadar gerilemiş olması, düşündürücüdür. Türkiye ile benzer kategoride bulunan hiç bir ülkede böyle bir durum yoktur. Sanayinin GSYİH içindeki payı azalmak yerine çoğunlukla artmaktadır. Türkiye, işsizlik başta olmak üzere ekonomideki sorunlarını çözebilmek için daha fazla üretmek, sanayinin ekonomideki ağırlığını artırmak zorundadır.
Diğer taraftan, SUBCONTURKEY, sürdürdüğü yayıncılık ile otomotiv, beyaz eşya, makina, metal imalat sanayinin ve işyeri sayısı olarak sanayimizin yüzde 95inden fazlasını oluşturan KOBİlerimizin seslerinin duyulmasına, sorunlarının gündeme gelmesine önemli katkı sağlamaktadır. Ufuk açıcı makalelerden bilgilendirici dosyalara, şirket ve ürün tanıtımlarından fuarlara kadar uzanan geniş içerikteki haber ve bilgileriyle, küresel rekabet yarışında şirketlerimize destek olan SUBCONTURKEY Gazetesinin 75inci sayısını kutluyor ve başarılarının artarak devam etmesini diliyoruz.